ÜSTÜN GELECEK OLANLAR

Tarihin her döneminde insan topluluklarının içinden onları doğru yola iletmek üzere elçiler görevlendirilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de toplumlara gönderilmiş olan peygamberlerin Allah'ın elçisi olarak tanınmalarının yanısıra, bir de, onların herkes tarafından ayırdedilmelerini sağlayacak olan önemli bir özelliklerine yer verilmektedir. Bu özellik, peygamberlerin, içinde yaşadıkları topluma dini tebliğ ederken, kendilerine yöneltilen pek çok iftira ve saldırıya maruz kalmalarıdır.

Allah(C.C)'ın Kur'an-ı Kerim'de belirtmiş olduğu üzere, müminlerin hak yolda olduğunun en büyük göstergesi, kendilerine yöneltilen bu zorluk ve sıkıntılardır. Kur'an-ı Kerim'de anlatılan pek çok kıssa da müminlerin dine inanmayan ve kendilerince müminlere zorluk çıkaran inkarcılara karşı vermiş oldukları mücadeleden bahsedilir. Tüm insanlık tarihi, müminler ile inkarcılar arasındaki bu mücadele örnekleri ile doludur. Gönderildikleri kavimlere Allah'ın dinini anlatırken bu tür tepkilere ve inkarcıların sözlü ve fiili saldırılarına maruz kalmayan hiçbir Resul yoktur.

Toplumu çıkarları doğrultusunda yönlendiren önde gelenler, çıkarlarını zedeleyecek olan bir ahlak düzeninin gelmesi karşısında müthiş bir endişeye kapılmışlardır. Üstünlüğün dünyevi kıstalara göre değil takvaya göre olduğu, adaletin ve güzel ahlakın hakimiyetinde ki bir yaşamı istemeyen inkarcılar kurdukları tuzaklarla elçiyi yolundan vazgeçirebilmek için, belli yöntemler izlemişlerdir. Çıkarlarını korumak için elçiye karşı yoğun bir propaganda içerisine giren önde gelenler, öncelikle elçiye karşı yapmayı planladıklarını halkın kolayca kabullenmesi için, meşru bir zemine oturtmaya kalkışmışlardır.

Nitekim ilk yöntem, kendilerinin Resulden daha dindar ve daha doğru olduklarını ve peygambere karşı göstermiş oldukları bu tepkilerini de, toplumun zarar görmemesi için yaptıklarını söylemeleridir. Buna dayanarak peygamberin yanında yer alanların "kandırılmış" ya da "büyülenmiş" insanlar olduklarını ileri sürmüşlerdir.

Elbetteki bu iftiralarının altında yatan büyük bir gerçek vardır. O da, peygamberleri toplum önünde küçük düşürmeye çalışmak ve toplumdan hiç kimsenin onlara uymasına izin vermemektir. Peygamberlerin "yemek, yiyen ve pazarlarda dolaşan" yalnızca bir "insan" olduğunu söylemelerinin sebebi de budur. Sözgelimi insanların kafasını karıştırmak için, elçi olarak bir insanın değil, bir meleğin gelmesi gerektiği gibi çarpık bir mantık da kurmayı ihmal etmemişlerdir. Hiç kuşkusuz peygamberler de aynı bizler gibi insandırlar ancak farkları insanlar arasında tek yol gösterici olarak Allah tarafından seçilmiş ve görevlendirilmiş olmaları ve diğer insanlara göre çok üstün bir ahlaka ve yüksek bir vicdana sahip olmalarıdır.

Cahiliye toplumları tarafından elçilere karşı gösterilen şiddet, taşkınlık, öfke ve iftiralar, bu reaksiyonların sadece birkaçıdır. Bunun yanısıra peygamberleri, Allah(C.C)'ın risaletini tebliğ etmelerinden ötürü "yalancı" olmak ile suçlamaları bir diğer taşkınlıkları olmuştur. Bilhassa kendi içlerinden olan bir insanın Allah(C.C) tarafından görevlendirilmesini kural dışı olarak algılayan bu toplum, kendilerine apaçık olan delillerin gelmesine rağmen, peygamberleri yalancılıkla suçlamışlar, hatta bununla da yetinmeyip, bu mübarek insanlara büyücü iftirası dahi atmışlardır:

"İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kafirler dedi ki: "Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür." "İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey." (Sad Suresi, 4-5)

Hz. Muhammed(s.a.v), Hz. Musa, Hz. Yusuf ve Hz. Nuh aleyhisselam, inkarcıların bu tarz iftiralarına maruz kalan peygamberlerden sadece birkaçıdır.

Nitekim Mekke'de söz sahibi olan müşrikler, onları iman etmeye çağırmış olan Peygamberimize karşı da şiddetle karşı çıkmışlar ve kendisine pek çok tuzak hazırlamışlardır:

Onlardan önde gelen bir grup: "Yürüyün, ilahlarınıza karşı (bağlılıkta) kararlı olun; çünkü asıl istenen budur" diye çekip gitti. "Biz bunu, diğer dinde işitmedik, bu, içi boş bir uydurmadan başkası değildir." (Sad Suresi, 6-7)

Halbuki cahiliye toplumunun farkına varamadıkları büyük bir gerçek vardır. Allah(c.c.) tarafından ilimce, takvaca, bilgice ve akılca diğer insanlara göre çok daha üstün kılınmış olan tüm peygamberler, Allah(c.c.)'ın dinini insanlara irşad ederlerken karşılaşacakları pek çok tehlikeye karşı, daha en başından Allah(c.c.)'ın özel koruması altına alınarak desteklenmişlerdir. İşte müminlerin kendilerinden sayı olarak daha fazla olan topluluklara karşı daima galip gelmelerinin nedeni, Kur'an-ı Kerim'de önemle belirtilmekte olan ve "ilahi bir yasa" niteliği taşıyan "Allah'ın sünnetidir".

Elbetteki peygamberler, sahip oldukları güçlü imanlarından dolayı hak ile batılın arasındaki farkı iyice belirginleştirebilecek keskin bir görüş gücüne sahiptirler. Bu nedenledir ki, bu mücadeleden her zaman galip gelerek ezici bir üstünlük elde eden yine elçi ve beraberindeki müminler olmuştur. Tarih boyunca baskıları ilk başlatan inkarcılar olurken, bu duruma son noktayı koyarak galip gelen ise her zaman için Allah(c.c.)'ın elçileri olmuştur. Allah-u Teala bu büyük gerçeği Mücadele Suresi'nin 21. ayet-i kerime'sinde şöyle müjdemiştir.

"Allah yazmıştır: "Andolsun, ben galip geleceğim ve elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır." (Mücadele Suresi, 21)

Tüm müminlerin, Kuran'da örnekleri anlatılan Allah'ın elçilerini kendilerine örnek alarak, Allah yolunda karşılaştıkları zorluklarda daima üstün geleceklerini hiç bir zaman unutmamaları gerekmektedir. Bu Allah'ın tüm inananlara vaadidir.