İSLAM ADINA YAPILAN HİÇ BİR İŞTE ÇIKAR GÖZETMEMEK

Bir insanın imanında samimi olduğunun yani yalnızca Allah'ın rızasını aradığının en büyük göstergesi, basit çıkarlar peşinde koşmaması, ihlaslı yani halis olarak Allah'ın rızası için çalışmasıdır. Her nimetin Allah'tan geldiğini kavramış, yalnızca Allah'ın rızasını hedefleyen, Allah'ı seven ve O'ndan korkan bir mümin, elbette basit ve küçük bazı hesapların peşinde koşmayacaktır.

Dolayısıyla yapılan işte çıkar gözetip gözetmemek, bir insanın doğrudan imanıyla ilgilidir. Allah'ı ve ahireti kavramış olan bir insan, elbette bunların yanında basit çıkar hesaplarına itibar etmeyecek ve Kuran'ın fedakarlık emri gereği kendi bencil hırslarını tatmin etmek için uğraşmayacaktır. Bunu karşın Allah'ı ve ahireti kavrayamamış bir insanın en büyük gerçeği göremeyip basit ve ufak menfaatler peşinde koşması doğaldır. Son derece küçük bir dünyaya, son derece dar bir düşünce yapısına sahip olacağı için önemli ve büyük gerçekleri göremeyecektir.

Kuran'da , müminlere üstlendikleri iman görevinden hiçbir çıkar ummamaları gerektiği sık sık hatırlatılır. Tüm peygamber kıssalarında da, peygamberlerin üstlendikleri tebliğ ve cihad görevinden dolayı hiç bir "ücret" ve karşılık aramadıkları haber verilir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Hz. Muhammed'in hayatı müminler için olabilecek en güzel örneklerden biridir. Daima Allah'a dayanıp güvenen, ömrü boyunca Allah'ın rızasından taviz vermeyen, Peygamber Efendimiz yıllar süren şerefli hizmetlerine karşılık hiç bir dünyevi menfaat beklememiştir.

Konu ile ilgili olarak Kuran'da geçen ayetlerden bazıları şunlardır:

Deki:"Buna karşılık, Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen (insanlar olmanız) dışında sizden bir ücret istemiyorum." (Furkan Suresi, 57)

Hani onlara kardışleri Nuh: "Sakınmaz mısınız?" demişti. " Gerçek şu ki , ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. " " Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden hiç bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir." (Şuara, 106-109)

Ayetlerde görüldüğü gibi, Allah yolunda yapılan tebliğ ve mücadele karşılığında hiçbir dünyevi çıkar gözetilmez. Bu çıkar yalnızca para değildir, yapılan hizmet karşılığında itibar, insanların beğenisi ya da takdiri de gözetilmez. Tek karşılık Allah'ın rızası ve hoşnutluğudur.

Müminin yaptığı hizmetler karşılığında dünyevi olarak beklediği hiç bir karşılık yoktur; ancak Allah dilerse yapılan hizmetin karşılığının bir kısmını da (zafer, rahatlık, nimet, vs...gibi) dünyada verecektir.

Dolayısıyla yapılan hizmetin ne derece kıymetli olduğunu belirleyen ölçü de insanların beğenisi değil, Allah'ın rızasına uygun oluşudur. Tarih boyunca öyle peygamberler gelmiştir ki, bu insanların yaptıklarını takdir eden kimse olmamıştır. Kavmin içinden hiç kimse onları dinlememiş, kimse onlara tabi olmamış, bütün toplum onlara karşı cephe almıştır. Ancak bu, elbette bahsi geçen mübarek insanın "başarısız" olması demek değildir. Çünkü başarı insanları etkilemek, onların beğenisini kazanmak değil, Allah'ın rızasını kazanmaktır. Mümin Allah yolunda hizmet etmekle ve O'na yakınlaşmak, dua etmek, ve kulluk etmekle sorumludur. Dünyevi başarıyı dilerse veren, dilerse geri tutan Allah'tır. Bu önemli gerçeğin farkında olan peygamberler de yaptıkları karşısında sadece Allah'ın hoşnutluğunu aramış ve bununla tatmin bulmuş, şevklenmişlerdir.

Yapılan hizmetler karşılığında bir çıkar gözetmek ihlası kıracak son derece tehlikeli ve gerçek bir mümine yakışmayacak bir tavırdır. Gerçekten de ihlas mümini mümin yapan en önemli özelliklerden biridir. Kuran yapılan hizmet karşılığında makam ve mevki beklentisinde olmanın müminlere değil inkarcılara yakışan bir tavır olduğuna dikkat çeker. Araf Suresi'nde Musa'ya karşı Firavun'a yardım eden büyücülere Firavun birçok dünyevi menfaat vaad etmiştir. Bu konunun geçtiği ayetlerde de belirtildiği gibi iman etmeyenlerin yaptığı her yardım bir çıkar karşılığındadır. Araf Suresindeki ayet şöyledir:

"Sihirbazlar Firavun'a gelip dediler ki: "Eğer biz galip olursak, herhalde bize bir karşılık (armağan) var, değil mi?" "Evet" dedi. " (O zaman) siz en yakın(larım) kılınanlardan olacaksınız. " (Araf Suresi, 113)

Büyücüler daha sonra gördükleri mucizeler karşısında Allah'a iman etmiş, ölümü dahi göze alarak Hz Musa'ya tabi olmuşlardır. İman etmeleriyle birlikte ahlak ve tavırları da tamamen değişmiş, çıkarlarını tamamen kaybetme pahasına da olsa Hz. Musa'nın yanında yeralmışlardır.

Allah'ın rızasını gözeten kişi, sürekli olarak Rabbi'ne ibadet halinde olur. Basit çıkarlardan geçtiği için, dünya hayatının süsü onu etkilemez. Allah, nerede ve kimlerle beraber olmasından hoşnut olacaksa orada olur. Nitekim Kuran, müminlerle birlikte olmayı, dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan ayrılmamayı emretmektedir.

"Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rabblerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı )süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kabini bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi "istek ve tutkularına(hevasına )" uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme. (Kehf Suresi, 28)

Allah'tan korkan müminler yalnızca Allah'a nasıl ibadet edebilirim, O'na nasıl itaat edip rızasını kazanabilirim? diye düşünürler. Hiçbir zaman dinde dünyevi bir menfaat aramazlar. Böyle bir tavır Kuran'da tarif edilen münafıkların tavrı olur. Ki bu kişiler bir takım çıkarlar( iyi bir çevre, zenginlik, makam, ..vs) için dini yaşayan ikiyüzlü kişilerdir.

Kuran'da bize bu insanların yalnızca dinin kendi çıkarlarına uygun olan kısmını kabul ettiklerini bildirilir. Tüm ibadetleri yalnızca müminlere yaranarak menfaat sağlamak için yaparlar. Allah'ın rızasından başka karşılıklar için dine hizmet eden, dini yaşayan münafıklar Allah'ın gazabına en çok uğrayan, cehennemin en alt tabakasına atılacak olanlar kişilerdir.

Oysa dünya da hırsı yapılacak, peşinden koşulacak hiç bir yarar yoktur. Her türlü nimet eksiktir ve çok kısa ömürlüdür. Her türlü güzelliğin aslı ve kalıcı olanı ahirette, cennette yaratılacaktır. Bu sebeple amaçlanacak asıl nimetler, ahiret nimetleridir. Küçük dünyevi çıkarlar aramayan müminlerin tek hedefleri Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmaktır. Bu nedenle Allah müminleri tarif ederken "gerçekten biz onları katıksızca (ahiretteki asıl ) yurdu düşünüp- anan ihlas sahipleri kıldık" (Sad Suresi, 46) demektedir.

Mümin, meşru ölçülerde ve Allah rızası için dünya nimetlerini ister ve bu nimetlerden yararlanır; ama bunlara aldanarak asla Allah'I, ahireti ve asıl görevini unutmaz. Aksi bir tavır, Kuran'da şöyle uyarılmaktadır:

Deki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resulü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emir gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez." (Tevbe Suresi, 24)