HEPİMİZ KUR'AN'DAN SORULACAĞIZ

Birçok insan kendini dindar görür ancak yaşadığı hayatla bu iddiası arasında önemli çelişkiler vardır. Bu çelişki, bu kişilerin Kuran ayetlerinin Allah'ın sözü olduğunu kabul etmelerine rağmen, ayetleri yaşama geçirmeye yanaşmamalarıdır.

Bunun en belirgin sebeplerinden biri, kişinin, Allah'ın ayetlerde hitap ettiği insanların arasında kendisinin de bulunduğuna inanmaması veya bazı ayetlerin kendisine hitap ettiğini, bazılarınınsa kendisi ile ilgili olmadığını zannetmesi; dolayısıyla da bu ayetlerden sorumlu tutulacağını kavrayamamasıdır. Oysa Allah Kuran'da tüm insanlara hitap etmekte ve yine tüm kullarını her ayetten sorumlu kılmaktadır. Bu konuya
Kuran'da özellikle dikkat çekilmiştir:

...Hayır, biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerindenyüz çeviriyorlar. (Müminun Suresi, 71)

Bu ilahi gerçeği bile bile görmezlikten gelmek ise elbette çok büyük bir samimiyetsizliktir. Dini ve Allah'ın Kitabı'nı çarpık bir mantıkla değerlendiren bu insanlar, Kuran'da bahsedilen müminlerin sadece iyilik, yardımseverlik gibi özellikler taşıyan, temiz yüzlü insanlar olduklarına inanır ve bu özelliklerin aşağı yukarı kendilerinde de bulunduğunu düşünerek cennete gireceklerine kanaat getirirler. Oysa bu, tarih boyunca pek çok inkarcının düştüğü bir yanılgıdır. Allah'ın tüm ayetlerini değil de yalnızca kendi nefsine uygun olanı alıp uygulamak, diğerlerini ise gözardı etmek inkarcı karakterin genel tutumudur. Üstelik bu tutumlarına rağmen, ahirette kurtuluş bulacaklarını da zannetmektedirler. Kuran'da inkarcıların bu ruh haline dikkat çekilmiş; Allah'ın huzurunda hesap vereceğini unutan ve dünyada sorumsuzca yaşam süren bir inkarcının şöyle söylediği bildirilmiştir:

"Kıyamet-saati'nin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." (Kehf Suresi, 36)

Elbette böyle bir durumda da söz konusu insanlar, ayetlerde tanıtılan müşriklerin, münafıkların, kalbinde hastalık olanların, dinde gevşeklik gösterenlerin konusu geçtiğinde, kendilerinin bu insanlarla uzaktan yakından hiçbir benzerlikleri olamayacağını düşünürler. Çünkü bu tip insanların, peygamber döneminde yaşayan, Arapça konuşan, etrafa açıkça hain gözlerle bakan, siyah yüzlü adamlar olduklarına inanırlar. Halkın arasında oldukça yaygın olan bu inanca göre; müşrikler taştan heykeller yapan ve bunların önünde tapınarak secde eden; münafıklar ise, köşe başlarında fısıldaşarak peygambere pusu kuranlardır; yine bu anlayışa göre nefislerini ve hevalarını ilah edinenler ise, sandıklar dolusu altınları olup onları durmadan sayan insanlardır. Aynı mantık tersi için de geçerlidir. Dinleri için mücadele edenler, 6.yy'da ellerinde kılıçla savaşa giden sahabelerdir. İhlas, sadakat, dürüstlük, samimiyet gibi güzel ahlaka dair tüm özellikler ise ancak yüzyıllar önce yaşamış olan peygamberlere has vasıflardır.

Ve bu çarpık bakış açısının doğal bir devamı olarak; olumlu ve olumsuz özelliklere sahip bu insanların hepsi de yaklaşık 1400 yıl önce Arabistan çöllerinde yaşamış ve ölmüş olan insanlardır ki; söz konusu olan Kuran ayetlerinde de asırlar önce ölmüş olan bu insanlar anlatılır. Böylece kendilerinin de, ne Kuran'ın hükümlerinden, ne de böyle üstün bir ahlaktan sorumlu olmadıklarını sanırlar.

Allah, Kuran'da yazılı olan her ayeti tek tek bütün insanlara farz kıldığını bildirerek, kıyamete kadar yaşayacak olan herkesi indirdiği kitaptan sorumlu tutmuştur. Nitekim din gününde de tüm insanlar bu kitaptan sorulacaklardır:

"Ve şüphesiz o (Kur'an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız." (Zuhruf Suresi, 44)

Kuran'da açıklanmış olan müşrik veya münafıkların özellikleri, hangi yüzyılda yaşarsa yaşasın bu karakterde olan her insanda aynıdır. Bu insanların sahip oldukları teknolojik imkanlar, yaşadıkları evlerin mimarisi, dekorasyonu, giydikleri kıyafetlerin stili ya da yaptıkları ticaretin şeklinin değişmesi onların klasik inkarcı yapısını değiştirmez. Müslümanlardan olduğunu iddia edip içten içe onlara kin besleyen bir insan, çöl ortamında da, büyük ve modern bir şehir merkezinde de olsa, Kuran'da tarif edilen münafıklardandır. Yine müminlerin tebliğiyle dine davet edilen bir kişinin; bu teklifi reddederken Medine'deki ailesini ve yaptığı ticareti öne sürmesiyle, başka bir şehirde oturan ailesini ve büyük bir şirkette sahip olduğu mevkiyi ya da yaptığı işi öne sürmesi arasında hiçbir fark yoktur. Bu iki insan da; "...sana diyecekler ki; Bizi mallarımız ve ailelerimiz meşgul etti. Bundan dolayı bizim için mağfiret dile. Onlar kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar." (Fetih Suresi, 11) ayetinin açıkladığı karakteri gösteren ama farklı zamanlarda yaşamış olan iki inkarcıdır.

6. yy'da Arap Yarımadası'ndaki bir mekanda oturup Allah ve din hakkında hiçbir bilgileri yokken tartışıp duranlarla, 20. yy'da bir platformda oturup dinleri konusunda tartışmaya dalanlar hep Allah'a karşı aynı günahı işlemiş olurlar. Birinin çöl ortamında olması, diğerinin de büyük ve modern bir şehir merkezinde olması ya da bilgi çağında yaşaması, haklarındaki Kuran hükümlerini değiştirmez. Bu iki insanın durumu da Kuran'ın aynı ayetiyle izah edilmiştir:

"İnsanlardan kimi, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı bir kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır durur." (Hac Suresi, 8)

İnsanların yaşadıkları çağ ya da içinde bulundukları medeniyet seviyesi Allah'ın istediği ahlakı yaşamamalarına bir mazeret sayılmayacaktır. Tüm insanlar Allah'ı razı edecek bir hayat yaşamakla, O'na kulluk etmekle ve O'nun hükümlerini uygulamakla sorumludurlar. Peygamber döneminin insanları da canlarını ölüm meleklerine teslim ettiler; bugünkü politikacılar, sanatçılar, ev kadınları, öğrenciler, emekliler ve iş adamları da edecekler. Hepimiz Allah katında biraraya getirileceğiz ve aynı kitaptan ve aynı hükümlerden sorguya çekileceğiz.

Allah Kuran'ı tüm insanlığa indirmiş, kendisine kulluk etmek isteyenler için bir rehber kılmıştır. Ancak bütün delillere ve ayetlerin açık anlamlarına rağmen dinin getirdiği sorumluluktan kaçmaya çalışanlar, Allah'ın emirlerini anlamazlıktan gelerek kendilerine pişman olacakları, ölümden sonra asla telafi imkanı bulamayacakları, acıklı bir son hazırlarlar.