|
GÜZEL
GÖREN, GÜZEL DÜŞÜNÜR
Cahiliye
insanlarının arasında zan ve tahminle hareket etmek son derece doğal
karşılanır. Oysa hiçbir delile ve kesin bir bilgiye dayanmadan,
zanda bulunarak bir söz söylemek, o kişiye Allah katında hesap vermesini
gerektirecek bir sorumluluk yükleyebilir. Allah zanda bulunarak
yalan söyleyenler için Kuran'da şöyle bildirmektedir:
"Kahrolsun,
o 'zan ve tahminle yalan söyleyenler'; Ki onlar, 'bilgisizliğin
kuşatması' içinde habersizdirler." (Zariyat Suresi, 10-11)
"Onların
çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Gerçekten zan ise, haktan hiç
bir şeyi sağlayamaz. Şüphesiz Allah, onların işlemekte olduklarını
bilendir." (Yunus Suresi, 36)
Yunus
Suresi'ndeki ayette de bildirildiği gibi zan insana haktan yana
hiçbir şey sağlayamaz. Çünkü insanın bir konuda bir fikir belirtebilmek
için ispat edilmiş, doğrulanmış bir bilgiye dayanması gerekir. Bu
nedenle zanla hareket edenler çoğu zaman yanılır ve hatalı tavırlarda
bulunurlar. Cahiliyenin günlük yaşantısında bir başka insan hakkında
zanda bulunmak son derece yaygındır ve insanlar sık sık birbirleri
hakkındaki zanlara kulak verirler. Başkaları hakkında söylenenlere
ise hemen inanır ve buna göre hareket ederler.
Cahiliye insanlarının birbirleri hakkında bu kadar kolay zanda bulunabilmelerinin
en önemli nedenlerinden biri Allah'tan korkup sakınmamalarıdır.
Korkup sakınan bir insan, Allah'ın gizli saklı herşeyden haberdar
olduğunu bildiği için zihninde bile diğer insanlar hakkında zanda
bulunmaktan kaçınır. Ancak cahiliye insanı hem bu gerçeği gözardı
ettiğinden, hem de çevresindeki insanların da Allah'tan bildiğinden
her türlü kötü zanda bulunabilmektedir. Allah korkusu olmayan bir
insan, gerçekten de her türlü ahlaksızlığı, kötülüğü, sahtekarlığı
yapabilecek karakterde bir insandır. Bu nedenle imanı güçle olmayan
ya da hiç iman etmeyen kimseler birbirlerine hiçbir konuda güvenmeyerek,
kendi tabirleriyle "birbirlerinden herşeyi bekler"ler.
Örneğin dürüst bildikleri bir insan hakkında söylenen "o yalancıdır"
iddiası onlara şaşırtıcı gelmez. Çünkü o kişinin yalan söylemesini
engelleyecek bir Allah korkusuna sahip olmadığını bilirler.
Kuran ahlakına sahip bir insan ise mümin kardeşleri hakkında asla
zanda bulunmaz, daima iyi bir zanla yola çıkar. Mümin kardeşinden
uygun olmayan bir tavır gördüğünde dahi onunla konuşmadan, davranışının
nedenlerini öğrenmeden karar vermez, bu konuda fikir yürütmez.
Allah müminleri zanda bulunmaktan ve benzeri diğer ahlaksızlıklardan
sakınmaya çağırmıştır ve bu ahlaksızlığın çirkinliğini bir benzetmeyle
müminlere bildirmiştir:
"Ey
iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır.
Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın).
Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.)
Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan
tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri
kabul edendir, çok esirgeyendir." (Hucurat Suresi, 12)
Bediüzzaman
Said Nursi ise kötü zanda bulunmayı tenkit ederek, kötü zanda bulunanları
şöyle uyarmıştır:
"Su-i
zan ve su-i tevilde, bu dünyada muaccel bir ceza var. "Men
dakka dukka (Çalma kapıyı çalarlar kapını) kaidesiyle, su-i zan
eden, su-i zanna maruz kalır. Mümin kardeşinin harekatını su-i
tevil edenlerin harekatı, yakın bir zamanda su-i tevile uğrar,
cezasını çeker". (28. Lema, s. 65)
Allah,
müminleri iman etmeyenlerin getirdikleri haberlere araştırmadan
itibar etmemeleri konusunda da uyarmakta ve cahillik sonucu insanlara
kötülükte bulunmaktan sakındırmaktadır:
"Ey
iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu 'etraflıca
araştırın'. Yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz
da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz." (Hucurat Suresi,
6)
Mümin
bir kardeşi için küfrün delilsiz bir iddiasıyla karşılaştığında,
iman eden bir insanın yapması gereken hüsn-ü zan etmektir. Yani
mümin kardeşinin imanına ve ahlakına güvenmelidir. Allah, iman edenlerin
bu tür durumlarda göstermeleri gereken tavrı şöyle bildirmektedir:
"Onu
işittiğiniz zaman, erkek mü'minler ile kadın mü'minlerin kendi
nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: "Bu, açıkca uydurulmuş
iftira bir sözdür" demeleri gerekmez miydi?" (Nur Suresi,
12)
Aslında
su-i zan konusu müminler için son derece önemlidir, çünkü müminlerin
gücüne güç katan özelliklerinden biri aralarındaki dayanışma ve
birbirlerine duydukları güvendir. Şeytanın da müminlerin arasını
bozmak için ilk hedef alacağı konulardan biri bu özellikleri olacaktır.
Dolayısıyla su-i zanda bulunan şeytanın tuzağına düşmüş, onun söylediklerini
dinlemiş olur ve küçük düşer. Şeytanın kötü zan için kuruntular
verdiği mümin, kardeşinin dindeki hizmetlerini, gece gündüz Allah'ın
hoşnutluğu için çaba harcadığını, canını ve malını ahirete karşılık
sattığını, Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini uman salih
bir insan olduğunu hatırladığında o etki bozulacak, şeytanın etkisi
yok olacaktır. Allah'ın ayetinde bildirdiği gibi "kendi nefsine
adına hayırlı bir zanda bulunan" hem şeytanı küçük düşürerek
aşağılar, hem de Allah'ın hoşnutluğunu kazanır. Allah'ın hoşnutluğu
ise mümin için herşeyin üstündedir.
Bediüzzaman Hazretlerinin iki ayrı hikmetli sözü ise tüm inananlara
hüsn-ü zannın güzelliklerini hatırlatacaktır:
"Güzel
gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır."
(Mektubat, s. 523)
"İnsan
hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir.
Kendisinde bulunan su-i ahlakı, su-i zan saikasıyla başkalara
teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekatını, hikmetini bilmediğinden
takbih etmesin." (Mesnevi Nuriye, s. 61-62)
|