KÜÇÜK VE BÜYÜK GÜNAHLAR

İnsanları yanılgıya sürükleyen şeylerden biri de, bilgileri olmayan konularda kendi mantıklarıyla yorum yapmaları ve tahminlere dayanarak hareket etmeleridir. Oysa din tahminlere, kişisel yorumlara dayanarak yaşanmaz. Ancak Kuran'a uyularak yaşanabilir. Bu yüzden her konuda yegane başvuru kaynağı Kuran olmalıdır.

Bu konuya bir örnek, insanların yapılan birtakım hatalı davranışları kendilerince küçük büyük diye ayırdetmeleridir. Oysa Kurani hiçbir delile dayanmadan bu şekilde bir ayırıma gitmek başta da belirttiğimiz gibi insanı son derece tehlikeli bir sona götürebilir. Zira Kuran'a baktığımızda büyük ya da küçük günahlar şeklinde net bir ayırıma rastlamayız. Bunu ancak Allah bilir. Mümin küçük büyük ayırdetmeden Allah'ın razı olmayacağı istisnasız her tavırdan şiddetle sakınmalıdır. Çünkü insanın önemsiz gördüğü için ısrarla sürdürdüğü bir tavır belki de Allah katında büyük ve karşılığı da çok şiddetli bir tavır olabilir.

Allah Kuran'da, mümin topluluğu arasında uydurulmuş bir yalanı, bir iftirayı hiçbir delil ve bilgileri olmadığı halde yaymakta sakınca görmeyen kişileri şöyle uyarmıştır:

Eğer Allah'ın dünyada ve ahirette sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız dedikodudan dolayı size büyük bir azab dokunurdu. O durumda siz onu (iftirayı) dillerinizle aktardınız ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylediniz ve bunu kolay sandınız; oysa o Allah katında çok büyük (bir suç)tur... Eğer iman edenlerden iseniz, bunun gibisine bir daha dönmemeniz için Allah size öğüt vermektedir. (Nur Suresi, 14-17)

Allah'ın ayetinde bildirdiği gibi insanların kolay veya önemsiz sandıkları birşey Allah katında büyük bir suç olabilir. Doğruyu yanlışı, küçük veya büyük bir suçu cahiliye anlayışına göre değerlendirenler büyük bir yanılgıya düşerler. Her konuda tek rehber Kuran olmalıdır.

Acile Yönelmek Akıldır

Mümin hayatının her anında Allah'ın rızasını arayan ve daima hayır hasenat peşinde olan insandır. Fakat bunu yaparken kendisine Kuran doğrultusunda bir kıstas edinmiştir. O da, her yaptığı işte Allah'ın rızasının en fazlasını aramaktır. Bu şu demektir: Mümin gün içerisinde yapabileceği işler arasında pek çok seçenekle muhatap olur ve bunların arasından bir tercih yapması gerekir. Belki de bunlar ayrı ayrı değerlendirildiğinde her biri son derece hayırlı işlerdir ama mümin bunların içinden Allah'ın en çok razı olacağı işi seçer ve ona yönelir. Ve zahiren bakıldığında seçtiği iş diğerlerine nazaran daha çok emek ve sabır isteyen bir iş de olabilir ama onun kıstası zaten bu değildir. Mümin Allah'ın hangisinden en çok razı olacağını düşünüp seçerken aklını ve vicdanını kullanır. Ve vicdanı da onu daima en öncelikli ve acil olarak halledilmesi gerekene yöneltir. Örneğin bir müminin bir konuda yardıma ihtiyacı olduğunu görürken gidip de onun yanında daha tali bir işle meşgul olamaz. Çünkü en hayırlı ve öncelikli olan mümin kardeşine yardım etmektir. Yoksa yapacağı diğer iş de hayırlı bir iş olabilir ama böyle bir anda öncelikli olanı görmezden gelip harekete geçmemek kendini kandırmak olacaktır. Dahası zaten vicdanına sığmayacaktır. İşte bu yüzden mümin yapacağı işi seçerken zamanlamayı, aciliyet sırasını, her türlü detayı gözönünde bulundurmalıdır ki o en hayırlısı olsun, yani hayırlıların arasından en hayırlısını seçsin.

Karun'un uğradığı son

Cahiliye toplumunu en belirgin özelliklerin biri, yaşadıkları toplum içerisinde güzel ahlak sahibi ve Allah (c.c) korkusuna sahip olan insanlara değil, malı ve mülkü en fazla olana itibar etmeleridir. Bu insanların ahlakları ne derece bozulmuş olursa olsun, bu kıstas cahiliye toplumunu ilgilendirmez. Cahiliye toplumunun bu özelliğinin en açık örnekleri, Kur'an-ı Kerim'de verilen kıssalarda görülür.

Hz. Musa'nın yaşadığı toplumda en zengin kişilerden biri olarak tanınan Karun'a gösterilen itibar, ahlaksız olmasına rağmen son derece fazladır. Nitekim Karun, kendisine verilen mal ve mülkten dolayı şımararak sevince kapılmış ve bu mülkün kendisine kimin tarafından verildiğini ve mülkün asıl sahibini unutmuştur.

Allah (c.c) Kur'an-ı Kerim'de onun bu büyüklük taslayan davranışlarını şu ayet-i kerimelerle açıklar:

"Dedi ki: "Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir." Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkarlardan kendi günahları sorulmaz. Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir" dediler." (Kasas Suresi, 78-79)

Görüldüğü gibi dünya hayatına bağlanan ve bu dünyanın gerçek yurtları olduğu zannına kapılan insanlar, Karun'un bu zenginliği karşısında ona imrenmişler ve onun yerinde olabilmeyi istemişlerdir. Bu durum karşısında ise müminlerin tavrı, bu insanları uyarmak olmuştur:

"Kendilerine ilim verilenler ise: "Yazıklar olsun size, Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz" dediler." (Kasas Suresi. 80)

İnsanların bu aldanışları, büyük bir akılsızlıktan başkası değildir. Çünkü Karun'a verilenlerle onun hayrına koşulmamakta, aksine Karun bu mallarla denenmektedir. Allah (c.c) Karun'un nankörlük etmesinden dolayı onu da sahip olduğu tüm mülkü de yerin dibine geçirmiş ve onu tüm kavmine büyük bir ibret konusu yapmıştır.

Dünya hayatına bağlanan ve malının kendisini ölümsüz kılacağı hezeyanına kapılan herkes, bu sonla karşılaşacaktır. Bu yalnızca Hz. Musa'nın döneminde yaşamış olan Karun için değil, günümüz toplumları içerisinde de geçerlidir. Çünkü malın, mülkün ve tüm nimetlerin tek sahibi yalnızca Allah (c.c)'tır. Allah (c.c)'ın dilemesi dışında hiç kimse bu nimetlere sahip olamaz. Üstelik insan dünya hayatında kendisine verilen nimetlerden sorguya çekilecektir. Bu nedenledir ki insana düşen Rabbinin kendisine verdiği nimetlere sabah akşam şükretmesi ve asıl olarak ahiret yaşamına özenmesidir.