|
ALLAH'I
UNUTARAK İNSANLARIN RIZASINI ARAYANLAR
İnsanların
bir bölümü, Allah'ın razı olacağı ve vicdanının da kendisine ilham
ettiği şekilde bir yaşam sürmezler. Bunun en büyük sebeplerinden
biri çevresindeki insanların kendisi hakkındaki fikirlerine çok
değer veriyor olmasıdır. Bu adeta bozulması imkansız görülen bir
toplum kuralıdır. Kişi kendi vicdanı ile toplum içindeki konumu
arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığında çoğunlukla yanlış seçim
yapar. Toplum içindeki itibarını, insanların kendi hakkındaki kanaatlerini
öncelikli görür. Çünkü insanların kendisini övmesi, önemli görmesi,
değer vermesi ya da dışlamaması onun için hayati önem taşır. Ancak
böyle bir yaşamın getirdiği büyük sıkıntılar vardır.
Herşeyden
önce insanların rızası ve değerlendirmesi ön planda tutulduğunda
son derece yanlış kararlar almak mümkündür. Çünkü herkesin dünyaya
bakış açısı, ölçüleri, değer yargıları ve doğru ile yanlış anlayışı
birbirinden farklıdır. Bu nedenle eğer insanların beğenisini kazanmak
hedeflenirse, herkese göre ayrı bir kişilik, ahlak ve tavır göstermek
gerekir. Nitekim bir çok insan bu sebeple vicdanına uymaz, güçlü
bir kişilik geliştiremez. "İnsanlar ne der" endişesiyle Allah'ın
hoşnut olacağı şekilde yaşamaz. Kısa ömründe elindeki fırsatları
teker teker kaçırır. Allah'a yakınlaşmak, güzel ahlak göstermek,
din ahlakının güzelliğini yaşamak yerine insanlardan övgü almayı
tercih eder.
Övgü
ve itibar kazanmak insanlar için büyük bir tutkudur. Üstünlük elde
etmek adına yapılan büyük bir yarış vardır. Bu yarışta öne geçmek
için insanlar çoğu zaman ahlaki ve dini değerleri gözardı ederler.
Halbuki üstünlük ancak Allah katında ve takvayla elde edilebilir.
Dünyevi değerlerin hiç bir insanı diğerlerine nazaran üstün yapmaz.
Herşeyden önemlisi dünyadaki kısa hayatında üstün olmak için gayret
eden insanlar, sonsuz hayatlarında büyük bir aşağılanmayla karşılaşabilirler.
Çünkü övünme tutkusu insanlara ahireti, Allah'ın varlığını ve dünyaya
geliş amacını unutturur. Allah bir ayetinde övünme tutkusunun insanı
içine çektiği gaflet şu şekilde tarif edilir.
"(Mal,
mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi 'tutkuyla oyalayıp, kendinizden
geçirdi.' Öyle ki (bu,) mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize,
ölümünüze) kadar sürdü." (Tekasür Suresi 1-2)
Sayın
Harun Yahya insanlar arasındaki bu tutkuyu "insanlara tapınma dini"
olarak adlandırmış ve aynı adlı eserinde bu ahlak bozukluğunu şu
şekilde açıklamıştır.
...
Bazı insanlar, hak dini yaşamak yerine, Allah'tan başka varlıkları
ilahlaştıran insanlara tapınma dini içinde yaşamayı tercih ederler.
Bu nedenle yaptıkları tüm işler bu temeller üzerine oturtulur.İnsanlar
artık hayatın her anında başka kişilere gösteriş yapmak, kendilerine
verilenlerle onlara karşı nispet yapmak gibi davranışlarda bulunurlar.
Oysa gösteriş yapmak maddi ve manevi olarak insanı büyük bir külfet
altına sokar, Bedenini ve zihnini yorar. Bunun yanında insanı fıtratından
saptırarak, sert, katı, hırslı, kinli, samimiyetsiz ve sahtekar
bir ruh haline yöneltir. Hatta bu durum öyle bir hale gelir ki,
insan en samimi duygularla yerine getirmesi gereken ibaretlerini
bile başkaları onun hakkında itikatli, inançlı, Müslüman desinler
diye yapmaya başlayabilir. Kuran'da Allah, bu batıl dini yaşayan
insanların namazlarını başka insanlara gösteriş olsun diye kıldıklarını
şöyle haber vermiştir: "işte (şu) namaz kılanların vay haline,
ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar, onlar gösteriş yapmaktadırlar."
(Maun Suresi, 4-6)
Sayın
Harun Yahya'nın dikkat çektiği bu konu insanlar için büyük bir tehlikedir.
İnsanlara kendini beğendirme tutkusunun bir sınırı ve sonu yoktur.
Böyle bir insan bir süre sonra öyle bir hale gelir ki, artık kendi
doğruları tamamen yok olur. Hür düşünemez ve hareket edemez. Sürekli
olarak başkalarının kendisi hakkında ne diyeceğini hesaplayarak
yaşamaya başlar. Allah'ın rızasını tamamen unutur. Vicdanını kullanmadığı
için hayatının büyük bölümünde samimiyetsiz yaşar. Kendi fikri tamamen
değişik olsa bile içinde bulunduğu toplumun değerlerine uygun hareket
eder. Hatta ibadetlerini, Allah'a olan yakınlığının derecesini,
Allah'ı anacağı vakitleri veya Allah'a olan saygısını dahi çevresindeki
insanların değer yargılarına göre belirler. Yanlız başına kaldığı
anlarda vicdanen kabul ettiği yaşam şekliyle, günlük hayatta uyguladıkları
arasında büyük farklar meydana gelir.
İnsanlar
Allah'ın ve ahiretin varlığını bildikleri halde çevrelerinin itibarına
değer vermelerinin temel sebebi güzel bir hayat yaşayabilme arzusudur.
İnsanların takdirini kazandıklarında çıkarlarını daha kolay elde
edebileceklerini düşünürler. Gözünde bir yer edinmeye çalıştıkları
her insandan az ya da çok bir beklentileri vardır. Halbuki insanın
yaşamı tümüyle Allah'ın elindedir. Bir insan ancak Allah'ın dilediği
kadar zengin, rahat, mutlu, kolay yaşayabilir. İnsanın sahip olduğu
herşey Allah'a aittir ve ancak O'ndan istenebilir. Hiç bir insanın
bir diğerini rahat ettirme ve ona yardım edebilmeye gücü yoktur.
Bu nedenle insanlar Allah'ı unutup birbirlerinden medet umarak çok
büyük bir hata yaparlar ve hiç bir zaman da istedikleri yaşam şekline
ulaşamazlar.
Sayın
Harun Yahya "İnsanlar Tapınma Dini" adlı eserinin
47. sayfasında bu insanların ahiretteki durumunu şu şekilde tarif
etmektedir.
...
Oysa insan ahiret günü tüm sahip olduklarını arkasında bırakacak
ve Rabbimizin huzuruna tek başına çıkacaktır. Rızalarına son derece
önem verdiği, adeta ilah olarak gördüğü, gözlerine girmek için elinden
gelen tüm gayreti sarf ettiği insanları ise arkasında bırakacaktır.
Bu insanların hiç biri ona ufak da olsa bir yardımda bulunamayacak,
kendisini Allah'a karşı koruyamayacaklardır. Allah bu batıl dinin
mesubu olan insanlara ahirette karşılaşacakları durumu şöyle haber
vermektedir.
"Andolsun,
sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) teker teker, yapayanlız
ve yalın (bir tarzda) Bize geldiniz ve size lutfettiklerimizi
arkanızda bıraktınız. İçinizden, gerçekten ortaklar olduklarını
sandığınız şefaatçilerinizi şimdi görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki
(bağlar) parçalanıp-koparılmıştır ve haklarında zanlar besledikleriniz
sizlerden uzaklaşmıştır." (Enam Suresi, 94)
|