|
ALLAH'IN
RAHMETİNDEN YALNIZCA İNKAR EDENLER ÜMİT KESER-2-
Bir
insanın, nimetler içindeyken neşeli ve mutlu olup, nimetler kendisinden
alındığında bir anda bütün karakterinin değişmesi, müthiş bir sıkıntı
ve kaygıya düşmesi aslında tam anlamıyla bir basitlik, küçüklüktür.
Kişinin Allah'a ve ahirete tam bir imanı olmadığının delilidir.
Aynı zamanda önemli bir akılsızlık ve kavrayış eksikliğinin de göstergesidir.
Çünkü
nimeti veren de alan da Allah'tır. Mümini diğer kişilerden ayıran
en önemli özelliklerinden biri de işte bu konuda kendini göstermektedir;
mümin her iki durumda da büyük bir neşe ve teslimiyet içindedir.
Müminlerin en temel özellikleri tüm varlıklarıyla tamamen Allah'a
teslim olmaları, O'nun kendilerine gönderdiği Kuran'a göre hareket
edip düşünmeleri, Kuran'ın dışında hiçbir zihniyet, model ve bakış
açısını üzerlerinde barındırmamalarıdır.
İman
etmeyenler ise, Kuran'a aykırı bir hayat modelini bütün boyutlarıyla
yaşarlar. Alaycılık, zulüm, endişe, korku, sıkıntı, yalan, ölüm
korkusu, dünya hırsları, üzüntü, vs. hep bu modelin içinde yer alan
özelliklerdendir. Ümitsizlik de iman etmeyenlerin hemen tamamında
rastlanan bir vasıftır. Yaşama amaçlarını ve yaşam biçimlerini sağlam
bir zemin üzerine, yani Allah'a iman ve kulluk üzerine kurmadıkları
için hayatları, dirayetleri, dayanma güçleri pamuk ipliğine bağlıdır.
Her an sarsılmaya, yıkılmaya müsait bir ruh hali içindedirler.
Bitip
tükenmeyen, sönmeyen, coşkulu bir ümit olması için Allah'a tam bir
iman, güven ve sadakat gerekir. Ümidi ancak Allah'la dost olan insan
gereği gibi yaşar. Allah'a inanmayan insan gerçek ümidi, yani dünyevi
şartlara dayalı olmayan daimi bir ümidi bilmez. Her zaman olumsuz
ihtimaller üzerinde düşünür, olayları hep olumsuz yönden değerlendirir.
Allah'a güvenip dayanmayan böyle insanların endişelenmek için bitmek
tükenmek bilmeyen sebepleri vardır. Herşeyin başıboş tesadüflere
bağlı olduğunu zannederler. Böyle bir durumda yalnızca gerçekleşmesi
ihtimal dahilinde olan doğal afetler bile tevekkülsüz insanlar için
büyük bir sıkıntı kaynağıdır.
Evrende
çok hassas dengelerle birbirine uyum sağlayan birçok ayrıntı vardır.
Bu dengelerin birinde meydana gelecek çok küçük oranlardaki bir
oynama bile evrende büyük felaketler meydana getirebilir.
Örneğin,
şiddetli bir deprem yer kabuğu üzerindeki herşeyi alt üst etmeye
yeterlidir. Yer kabuğu alev alev kaynayan, en ağır metallerin bile
eriyik halinde bulunduğu, binlerce derece sıcaklıktaki mağma üzerinde
adeta bir zar gibi yüzmektedir. Bu zarın her an birkaç yerinden
yırtılması ve yeryüzünün kaynayan lavlarla küle dönmesi son derece
kolaydır. Yeryüzünün en güvenli sayılan yerleri bile bu tehlikeden
uzak değildir. Çünkü yapılan hesapların hiçbiri kesinlik taşımamakta,
yalnızca bir tahmin ve varsayım boyutunda kalmaktadır. Bu arada,
Dünya müthiş bir süratle uzay boşluğu içinde dönerek gitmektedir,
binlerce göktaşı yeryüzünün çok yakınından teğet geçmektedir. Günün
birinde büyük bir göktaşının Dünya'ya isabet etmeyeceğinin hiçbir
garantisi yoktur. Yalnızca bir kilometre çapındaki bir göktaşı bile
Dünya'daki iklim dengelerini alt üst ederek canlı yaşamını tehdit
etmeye yeterlidir. Güneş'te meydana gelecek büyük bir patlama sonucunda
etrafa yayılacak enerji ve radyasyon Dünya'daki canlılığa bir anda
son verebilir. Üstelik bunlar sadece birkaç örnektir ve bunlar gibi
daha binlerce alternatif düşünülebilir.
Tüm
bunların farkında olan kişinin eğer Allah'a inancı ve tevekkülü
yoksa çok yoğun bir korku ve tedirginlik hisseder. İman ehli ise
evrenin tamamının, kendi bedeni de dahil, Allah'ın kontrolünde olduğunu
bilir. Allah'ın aklına ve ilmine tamamen teslimdir. Evrenin hassas
dengeler üzerine kurulu olması onun imanını daha da artırmakta,
Allah'a olan bağlılığını, hayranlığını güçlendirmektedir. Bediüzzaman
Said Nursi bu konuda müslümanların rahatlığıyla inkarcıların içine
düştükleri ümitsizliği kendine has samimi üslubuyla şöyle ifade
etmektedir:
"…
İşte, kâinat içinde maddî ve mânevî bütün bu silsileler, imânsız
ehl-i dalâlete (doğru ve hak yoldan sapanlara) hücum ediyor, tehdit
ediyor, korku veriyor, kuvve-i mâneviyesini (manevi kuvvetini)
zîr ü zeber (altüst) ediyor. Ehl-i imana (inananlara) değil tehdit
ve korkutmak, belki sevinç ve saadet, ünsiyet (dostluk) ve ümit
ve kuvvet veriyor. Çünkü ehl-i iman, iman ile görüyor ki, o hadsiz
silsileleri, maddî ve mânevî şimendiferleri, seyyar kâinatları
mükemmel intizam ve hikmet dairesinde birer vazifeye sevk eden
bir Sâni-i Hakîm onları çalıştırıyor. Zerre miktar vazifelerinde
şaşırmıyorlar, birbirine tecavüz edemiyorlar. Ve kâinattaki kemâlât-ı
san'ata (mükemmel sanatlara) ve tecelliyat-ı cemâliyeye (güzellik
görüntülerine) mazhar olduklarını (kavuştuklarını) görüp kuvve-i
mâneviyeyi tamamıyla eline verip, saadet-i ebediyenin bir nümunesini
iman gösteriyor…"
İnkarcıların
en fazla ümitsizliğe kapılacakları gün ise, bütün insanların hesap
vermek üzere diriltilecekleri ahiret günü olacaktır. Kıyametin başlamasıyla,
zorlu bir günle karşı karşıya kaldıklarını hemen anlayan inkarcılar,
hayatları boyunca kaçtıkları gerçekle çok açık bir şekilde karşılaşacaklar,
dünyada bulundukları sürece imana hiç yaklaşmadıkları için tarifsiz
bir pişmanlığa kapılacaklardır. Allah'ın vaatlerini hatırlayacaklar,
kendilerinin cehenneme sokulacaklarını anlayacaklardır. Bu noktada
ve bundan sonra yaşayacakları ümitsizlik, ümitsizlik sınırının en
sonudur. Nitekim dünyada yaşanan hiçbir pişmanlık, hiçbir ümitsizlik
örneği bu derece şiddetli değildir. Allah, ahiretin başlangıcı olan
kıyamet gününde inkarcıların yaşayacakları yıkımı şu şekilde ifade
etmektedir:
Kıyamet-saatinin
kopacağı gün, suçlu-günahkarlar umutsuzca yıkılırlar. (Rum Suresi,
12)
Kuran'a
davet edildikleri halde kendi istekleriyle inkarda direten kişilerin
cehennem azaplarının çok şiddetli olacağı ve azabın hafifletilmeyecek
olduğu da ayetlerden anlaşılmaktadır:
Onlardan
(azab) hafifletilmeyecek ve orda onlar umutlarını kaybetmiş kimselerdir.
Biz onlara zulmetmedik; ancak onların kendileri zalimlerdir. (Zuhruf
Suresi, 75-76)
|