TEVAZUNUN İLK ŞARTI ALLAH'A TESLİMİYETTİR

Bir kişinin diğer insanlara karşı tevazulu olabilmesi için herşeyden önce Allah'a karşı aczini kabul etmiş olması gerekir. Allah'ın büyüklüğünü ve kudretini kavrayabilen kişiler Allah'a itaat eder, O'nun emir ve yasaklarına harfiyen uyarlar. Bu o kişinin, Allah'a boyun eğdiğinin ve teslim olduğunun delilidir. Böyle bir insan bilir ki Allah'tan gelmiştir ve Allah'a dönecektir. Dünyadayken yaptığı her şeyin hesabını da yine Rabbimize verecektir. Bu durumda Allah'ın kendisinden istediklerini eksiksiz olarak yapar.

Allah'a teslim olmuş bir kişi, Allah insanlara karşı tevazulu olmayı emrettiği için insanlara karşı da tevazulu olur. Bir insanın Allah korkusundan kaynaklanan tevazusu gerçek tevazudur. Aksinde Allah'a karşı büyüklenen bir insan diğer kişilere karşı yumuşak başlı ve tevazulu davransa da bu Allah'ın razı olacağı, gerçek tevazu değildir. Allah'ın büyüklüğünü ve gücünü kavrayamayan, sahip oldukları tüm özellikleri kendilerine verenin Allah olduğunu ve dilerse Allah'ın bu özellikleri her an geri alabileceğini idrak edemeyen bir insandan tevazulu olmasını beklemek yanlış olur. Bu insanlar genelde tevazunun taklidini yapar ya da ezik tavırlar gösterirler. Bundan dolayı bir kişiye karşı çok tevazulu iken diğerine karşı çok enaniyetli olabilirler, bir olayda yumuşak başlı davranırken başka bir olayda kibirli, sinirli ve saldırgan hareketler yapabilirler. Samimi müminler ise Allah'a karşı tevazulu oldukları için her olayda ve herkese karşı tevazuludurlar, tavırları zamana, mekana, olaylara ya da kişilere göre değişmez.

Allah'a teslim olmuş olan bir mümin ne kadar üstün özelliklere sahip olursa olsun, malından, güzelliğinden, başarısından, gücünden, mevkisinden, itibarından ya da başka herhangi bir özelliğinden dolayı asla büyüklenmez. Sahip olduğu özelliği kendinden bilip, bundan dolayı kendinde kibirlenme hakkı görmez. Tüm bunları kendisine verenin Allah olduğunu bilir ve dilerse Allah'ın bunları kendisinden geri alabileceğinin de bilincindedir. Bu nedenle sahip olduklarından dolayı Allah'a şükreder, gün içindeki tavırları da son derece alçakgönüllüdür. Her durumda dengeli, mülayim ve mazlumdur. Belirli alanlarda başarı kazansa övgü ve takdir görse de ahlakı değişmez. Elindekilerin hepsini kaybemiş olsa dahi asla cahiliye insanlarında olduğu gibi eziklik duymaz. Karşılaştığı her durumu yaratanın Allah olduğunu bildiği için varlıkta ya da yoklukta da tavrı değişmez. Allah'ın kullarından istediği tevazu da bu şekildedir. Kuran'da Allah müminlere şöyle bir ahlakı tarif etmiştir:

Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Hadid Suresi, 23)

Cahiliye toplumlarında çoğunlukla tevazu kavramı çok farklı anlaşılır. Bu toplumlarda tevazulu bir insan denildiğinde genel olarak akla ezik ya da saf bir insan gelir. Bu nedenle genelde tevazu makbul bir özellik olarak görülmez. Günlük yaşamda hiçbir şeye sesini çıkarmayan, haksızlığa uğradığı halde hakkını aramayan, pasif, silik şahsiyet gösteren veya gösterişten uzak bir hayat yaşayan kişiler için tevazulu kelimesi kullanıldığı olur. Oysa İslam ahlakına göre bu yanlış bir kullanımdır.

Cahiliyenin tevazusunda genelde mutlaka bir karşılık beklentisi vardır. Kişi teşekkür, iltifat ya da ilgi bekler veya tevazulu davranarak insanlara kendisini beğendirmeye çalışır. Ama müminler Allah rızası için tevazulu olduklarından bunun karşılığını da Allah'tan umarlar. İnsanlardan bir karşılık beklemezler. Karşılarındaki kişi onların tevazulu tavırlarını takdir edemeyebilir, hatta onların bu tevazusuna kibirle karşılık da verebilir. Fakat müminler yine de güzel ahlaklarından ödün vermezler.

Gerçek tevazuda kişi karşı tarafa iltifat etmekten, onun güzel yönlerini ortaya çıkarmaktan zevk alır. Fakat kibirli bir insan daima en iyi, en güzel, en üstün kendisi olsun istediği için başkalarının başarılarını kıskanır. İltifat etmekte zorlanır. Bu nedenle cahiliye toplumunda insanlar birbirlerinin yanında genelde rahat edemezler. Birçoğu birbirlerini sevemez, sevdiklerinde de gururlarından dolayı sevgilerini ifade edemezler. Dış görünüşte iltifat edebilen kişilerin bile çoğu içten içe, karşısındaki kişide olup, kendilerinde olmayan güzelliklerden dolayı sıkıntı yaşarlar. Çünkü bu gururlarına ağır gelir.

Gerçek anlamda tevazulu bir insan, yaptığı hatalardan rahatsızlık duymaz. Hata yapması, hatalarının ortaya çıkması, bunu insanların bilmesi ve bundan dolayı eleştiri alması tevazulu kişiyi hiç tedirgin etmez. Çünkü bilir ki bunlar kendisinin hayrınadır. Hatalarını düzeltebilmek isteği ile daha da şevklenir, Allah'a dönüp, yönelerek daha fazla gayret eder. Sonuç olarak bu durum tevazulu insanın Allah'a yakınlaşmasına sebep olur. Kibirli insan ise hata yapmaktan ve hatalarının bilinmesinden çok korkar ve tedirgin olur.

Tevazulu kişinin ani olaylarda verdiği tepkiler de hep dengelidir. Kendisine ters ya da hoş olmayan bir şey söylense de, menfaatiyle çatışan bir durum oluşsa da o hep itidalli olur. Böyle bir insanın beklenmedik çıkışları olmadığı gibi, tepkileri de her zaman ölçülüdür. Üstelik bu dingin ve dengeli hali elde etmek için özel bir çaba harcamasına gerek yoktur. Böyle bir insan Allah korkusundan dolayı tevazuyu içinde yaşadığı ve ruhunda hissettiği için doğal olarak yaptığı her şey tevazuludur. Bakışları, konuşması, duruşu, verdiği tepkiler hepsi tevazunun alametleriyle doludur. Nitekim Allah Kuran'da insanları hal ve davranışlarında alçakgönüllü olmaya davet etmiştir:

Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca ulaşabilirsin. Bütün bunlar kötülüğü olan, Rabbinin katında da hoş olmayanlardır. (İsra Suresi, 37-38) İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. Yeryüzünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir." (Lokman Suresi, 18-19)

Görüldüğü gibi böbürlenme ayetin ifadesiyle Allah katında kötü olarak nitelendirilen ve hoş görülmeyen bir harekettir. Tüm hayatlarını Allah'ı razı ve hoşnut etme gayesi üzerine kuran Müslümanlar elbette ki Allah'ın çirkin gördüğü bir tavra yaklaşmayacak, Kuran'da bildirilen emir ve tavsiyelere göre bir yaşam kuracaklardır.