|
KURAN'DA
TEVAZUNUN ÖNEMİ - 1-
Tevazu
-yani alçakgönüllülük- çok güzel bir ahlak özelliğidir. Hem tevazulu
davranan kişi hem de karşısındaki kişi bu ahlak üstünlüğünden çok
büyük bir zevk alır. Buna rağmen insanların birçoğu alçakgönüllü
davranmaktan şiddetle kaçınır, gururunun peşinde gider. Bunun önündeki
engel ise nefistir. Allah her insanı vicdan ve nefis ile birlikte
yaratmıştır. Nefis insanlara kötülükleri emrederken, vicdan ise
güzel ahlaklı davranmayı emretmektedir. Allah bu konu ile ilgili
olarak şöyle buyurmuştur.
(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten
nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü
emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir.
(Yusuf Suresi, 53)
Nefsin
insana yaptığı kötü ve olumsuz telkinlere karşın vicdan her zaman
iyiyi, güzeli ve doğruyu söyler. Örneğin kibirlenmeye uygun bir
ortam oluştuğunda nefis insanı bu yönde teşvik eder. Vicdan ise
insana tam tersini yani tevazulu olması gerektiğini ilham eder.
Allah korkusu kuvvetli olan bir insan vicdanının sesine uyar. Allah'ı
ve ahireti unutan ise nefsin emrine uyarlar. Bu tür insanlar Allah'ın
kendilerini denemek kastıyla verdiği imkan ve özellikler nedeniyle
diğer insanlara karşı büyüklük hisseder ve bunu belli etmeye çalışırlar.
Oysa ki Allah'ın verdiği ve dilerse hemen geri alabileceği imkanlarla
kibirlenmek onları çok küçük düşürmektedir. Bediüzzaman Said Nursi
bu bakış açısının yanlışlığını şöyle tarif eder:
Ey fahre meftun, şöhrete mübtela, medhe düşkün, hodbinlikte
bîhemta sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşei
olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah
kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri
olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medh
ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dava ise; senin dahi sana
yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var... Senin
vazifen fahr değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur,
hacalettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedamettir.
Senin kemalin hodbinlik değil, hüdabinliktedir... (Sözler, s.
230)
Bediüzzüman
bu konuda makbul tavrın nasıl olması gerektiğini bir başka eserinde
şöyle açıklar:
Bunun çare-i yegânesi ki; ne küfran-ı nimet çıksın, ne de iftihar
olsun. Meziyet ve kemalâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek,
Mün'im-i Hakikî'nin eser-i in'amı olarak göstermektir. Meselâ:
Nasılki murassa' ve müzeyyen bir elbise-i fahireyi biri sana giydirse
ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: "Mâşâallah çok güzelsin,
çok güzelleştin." Eğer sen tevazukârane desen: "Hâşâ!.. Ben neyim,
hiç. Bu nedir, nerede güzellik?" O vakit küfran-ı nimet olur ve
hulleyi sana giydiren mahir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur.
Eğer müftehirane desen: "Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel
nerede var, benim gibi birini gösteriniz." O vakit, mağrurane
bir fahrdir." (Mektubat, s. 369)
Görüldüğü gibi güzel olan tavır Allah'ın verdiği imkanlara şükretmek
ve bu güzelliklerin asıl sahibinin Allah olduğunu düşünmektir. Ortada
bir güzellik varsa bunu takdir etmek, fakat sahibinin Allah olduğunu
unutmamak gerekir. Ancak genellikle kibirli insanlar sahip oldukları
özellikleri sahiplenerek, kendilerinden bilirler. Bunları kendilerine
veren Rabbimizi unutur, sahip oldukları özellikler nedeniyle diğer
insanları hakir görürler. Özellikle diğer insanlar bu özelliklere
ya da imkanlara sahip değillerse onları ezmeye ve onlara karşı gurur
yapmaya kendilerinde hak bulurlar. Fakat cahiliye toplumunda kibir
yapanın diğer insanlardan saygı göreceğine dair yanlış bir inanç
vardır. Gerçekten de kibirli kimseler cahiliye insanlarının bir
kısmının gözünde büyürler. Ama hiçbir zaman gerçek sevgiyi ve saygıyı
göremezler. Diğer kişiler bu insanın kötü ahlakından ya da sahip
olduğu imkanlardan çekindikleri için göstermelik bir saygı gösterseler
de, içlerinde gerçek anlamda bu kişiye karşı bir saygı duymazlar.
Genelde bu tür kişilerin sevilmeleri, ve yakın bir dost edinmeleri
mümkün olmaz. Bu ahlaktaki insanların yanındaki kişiler genelde
menfaatleri gereği bu kişilerle yakınlık kurarlar.
Ancak tüm zararları yanında kibirin en büyük etkisi insanı Allah'tan
ve din ahlakından uzaklaştırmasıdır. Çünkü Allah'ın ve elçisinin
kendisini çağırdığı güzel ahlak bu kişinin kibiriyle çatışır. Enaniyetinden
dolayı kendi aklını beğenen, Allah'a teslim olmayan heva hevesini
tatmin etmek için vicdanının sesini dinlemeyen kişi bir müddet sonra
şeytanın ilhamıyla hareket etmeye başlar. Allah'ın ayetlerini anlayamaz.
Bu durum büyüklenen kişiye Allah'ın verdiği bir cezadır. Bu gerçek
Kuran'da şöyle ifade edilmektedir:
Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden
engelleyeceğim... (Araf Suresi, 146)
Kibirli insanların tersine müminler ise tüm yaşamları boyunca küçük
büyük her konuda vicdanlı davranırlar. Tevazulu olmak da aynı şekilde
bu vicdanın bir gereğidir. Dolayısıyla Kuran ahlakına göre vicdanlı,
güzel ahlaklı ve tevazulu olan insan büyük saygı ve hürmete layıktır.
Müminler birbirlerini ahlaklarına ve Allah'a yakınlıklarına göre
severler. Bu nedenle de tevazulu insanlar müminler arasında çok
sevilirler.
|