|
TAHTADAN,
TAŞTAN PUTLAR ÖNÜNDE BEL BÜKENLER
Hz. Muhammed'in yaşadığı dönemde Arabistan Yarımadası'nda putperestlik
çok yaygındı. Peygamberimiz Allah'ın varlığını ve herşeye hakim
olan tek güç olduğunu durmaksızın tebliğ ederken, müşrikler de kendi
yaptıkları tahtadan ve taştan putlara tapınmakta ısrar ediyorlardı.
Dünyevi işlerin hemen hepsini kendi belirledikleri bu putlar ile
ilişkilendiriyorlardı. Örneğin kendi zanlarınca ticareti düzenleyen,
savaşta kendilerine yardımcı olan, tarımın bereketli hale gelmesini,
hastalık veya şifa veren, insanlar arasında karşılıklı sevgi oluşmasını
sağlayan pek çok küçük putları vardı. Halk her ne kadar akla ve
mantığa aykırı olsa da bu batıl inanca alışmıştı. Putların günlük
hayata yön veren bir güce sahip oldukları inancı, insanlara son
derece makul ve gerekli gelmekte idi. Bu putların olmayacağı bir
hayat tarzını düşünemiyorlardı. Bu sebeple Hz. Muhammed insanları
putlarını terk etmeye ve sadece Allah'a iman etmeye davet ettiğinde,
buna bütün putperestler şiddetle karşı çıkmışlardı:
"İlahları
bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey. Onlardan
önde gelen bir grup: "Yürüyün, ilahlarınıza karşı (bağlılıkta)
kararlı olun; çünkü asıl istenen budur" diye çekip gitti. Biz
bunu, diğer dinde işitmedik, bu, içi boş bir uydurmadan başkası
değildir." (Sad Suresi, 5-7)
Onların bu sapkın inançları karşısında, Allah Peygamberimize şu
şekilde vahyetmiştir:
Gördünüz mü-haber verin; Lat ve Uzza'yı. Ve üçüncü (put)
olan Menat'ı(n herhangi bir güçleri var mı)? Erkek (evlat) sizin,
dişi O'nun mu? Eğer böyleyse, bu, çarpık bir paylaşma. Bu (putlar
ise,) sizin ve atalarınızın (kendi istek ve öngörünüze göre) isimlendirdiğiniz
(keyfi) isimlerden başkası değildir. Allah, onlarla ilgili 'hiç
bir delil' indirmemiştir. Onlar, yalnızca zanna ve nefislerinin
(alçak) heva (istek ve tutku) olarak arzu ettiklerine uyuyorlar.
Oysa andolsun, onlara Rablerinden yol gösterici gelmiştir. (Necm
Suresi, 19-23)
Şirk, Kuran'da pek çok ayette zikredilen ve kaçınılması gereken
büyük günahların başında gelmektedir. Kuran ayetlerinde Allah ile
beraber başka ilahlar edinerek, Rabbimize ortak koşmak çok büyük
bir suç sayılmaktadır. Bu nedenle böylesine tehlikeli bir suç karşısında
insanların son derece dikkatli olmaları, Allah'ı gereği gibi tanımaları
ve şirkin kapsamına ne gibi hareketlerin girdiğini iyi düşünmeleri
gerekir. Önemli olan hata içerisinde olmak değil, hatayı anladıktan
hemen sonra bağışlanma dileyerek vazgeçmek ve doğrulara yönelmektir.
İnsanlar, günümüzde put edinmek gibi bir anlayışın kalmadığı yanılgısına
düşerler. Oysa put edinmeyi sadece eski Arap toplumlarındaki gibi,
taştan ya da tahtadan oyulmuş cisimlere tapmak anlamında düşünmemek
gerekir. Allah'ın rızasını aramak gerektiğinde kişi eğer kendi nefsini
ya da rahatını tercih ediyorsa, Allah dışında bir takım varlıkların
rızasını kazanmayı, onlardan medet ummayı öncelikli görüyorsa, bu,
o varlıkları kendisine put edindiği anlamına gelir. Çünkü o kişi
Allah'ın rızasını ve hoşnutluğu bir kenara bırakarak, nefsinin ya
da başka bir varlığın hoşnutluğunu ön plana almış olur.
Tüm kainatı yoktan var eden, tüm canlılara hayat veren, alemlerin
Rabbi olan Allah'tır. O, sonsuz güç ve kudret sahibi olandır. Ancak
gaflet gözü ile bakan kimseler, Allah karşısında çok büyük bir acz
içinde olan bazı varlıklara güç ve kudret atfederler. Oysa Allah
dilediği anda bu varlıkları güçten ve kudretten düşürmeye, onları
konuşamayacak, göremeyecek, yürüyemeyecek duruma getirmeye kadirdir.
Rabbimiz dünya hayatındaki imtihan ortamının bir gereği olarak insanlara
güç, zenginlik, makam, mevki gibi nimetler bahşetmiştir. İnsanların
gaflete dalarak, Allah'a muhtaç olan bu varlıkları gözlerinde büyütmeleri,
onlardan yardım ve medet ummaları, gözlerinde onları "ilahlaştırmaları"
(Allah'ı tenzih ederiz) Kuran'a göre çok büyük bir suçtur.
Allah, insanları her an rızıklandıran, doyuran, koruyan,
nimet veren ve gözetendir. Yani bir insanın maddi ihtiyaçlarını
gideren, verdiği yemeklerle açlığını gideren kendisine maaş veren
işvereni değildir, tüm rızkın, mülkün ve arşın sahibi olan Allah'tır.
O kişiyi de, işyerini de, işyerinin sahibini de yaratan Allah'tır.
Kainat üzerinde herşey Rabbimizin izni, bilgisi, idaresi ve kontrolü
altında gelişmektedir. Allah her şeyi bir kader ile yaratmış ve
insanlar da yaratılan bu kadere boyun eğmişlerdir. (Tekvir Suresi,
29)
Eğer insanlar Allah'a teslim olmazlarsa, Bediüzzaman Said Nursi'nin
dediği gibi, "İşte o Vâhid-i Ehad'i kabul etmeyen, ya sonsuz
ilahları kabul edecek, veyahut Cenab-ı Hakkı kabul etmemek için
hem kendini hem kainatın vücudunu inkar eden, daima şüphe içinde
kalmayı esas alan sapkın ve ahmak Sofestaî gibi olacaktır".
Bediüzzaman bir diğer sözünde, böyle bir insanın nasıl bir duruma
düşeceğini şöyle belirtmiştir:
"Eğer her şey Kadîr-i Mutlak'a verilmezse, bir tek Allah'a mukabil
sonsuz belki kainatın zerreleri adedince ilahları kabul etmek gibi,
yüz derece imkansız içindeki bir imkansızı mevcut kabul etmek gibi
bir divanelik hezeyanına düşecektir."
Hiç unutmamak gerekir ki, insan ancak tek ilah olan Allah'a katıksızca
ve tüm kalbi ile yöneldiğinde gerçek huzuru, mutluluğu ve rahatı
bulacaktır. Her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşmuş olacaktır.
Nitekim Bediüzzaman Said Nursi şirk içerisinde olan insanın kayıplarını
şöyle dile getirmektedir:
"Şirk
ve dalaletin ve fısk ve sefahetin yolu, insanı nihayet derecede
sükut ettiriyor. Hadsiz elemler içinde nihayetsiz ağır bir yükü
zayıf ve aciz beline yükletir."
İşte insanın şirkin elemlerinden kurtulmak için yapması gereken
şey, tüm dikkatini Allah'ın yarattığı aciz ve hiçbir şeylere güçleri
yetmeyen varlıklardan çekerek Rabbimize yöneltmesidir. Ahirette
hüsrana uğramak istemeyen her insan bu büyük günahtan kaçınmalıdır.
Hiç unutmamak gerekir ki, böyle bir insan ne dünyada ne de ahirette
asla rahat ve huzur bulamayacaktır.
|