YÜZEYSELLİKTEN ÇIKIP GERÇEK İMANA YÖNELMEK

Hayatının akışını değiştirecek derecede önemli bir sınava giren on kişi düşünün… Bu kişilerden birkaç tanesi sınavın önemini kavrayarak zamanlarının çok büyük bir bölümünü çalışmakla geçirmiş, dikkatlerini bu konuda yoğunlaştırmış ve iyi bir hazırlık yapmış olsunlar. Geri kalanlar ise çalışmaktan ziyade gereksiz işlerle meşgul olmuş hatta ciddiyetinin dahi farkına varmadan imtihana katılmış olsunlar. Sınav sonuçları açıklandığında çok büyük bir ihtimalle ciddiyetle çalışan kişilerin dışında olumlu cevap alan olamayacaktır. Bu da zaten beklenen, umut edilen bir sonuçtur. Fakat sınava giren bazı kişiler çalışmadıkları ve dikkat harcamadıkları halde yine de iyi bir puan alabileceklerini düşünmüşlerdir.

Bu örnekten de açıkça anlaşılacağı gibi, bazı insanlar kimi zaman olayların ciddiyetini kavramadıkları halde iyi bir sonuç alabileceklerini umabilmektedirler. Ama bu kişiler her zaman hayal kırıklığına uğrayacaklardır.

Aynı şey insanın en büyük imtihanı olan dünya hayatı için de geçerlidir. Bediüzzaman'ın dediği gibi "Bu dünya tüm yaratılmışların gelip konmak ve göçmek için dolup boşanan hikmetle yapılmış bir misafirhanedir." Eğer insan kendisine verilmiş olan yaşam süresinde Allah'a karşı sorumlu olduğunun şuuruna varmadan yaşarsa ahirette de iyi bir sonuç ile karşılaşması beklenemez. (Sözler,77)

Elbette ki tüm hayatını yalnızca Allah'ın razı olmasına adamış, asıl amacı sadece sonsuz cennet hayatına kavuşmak olan bir insan ile iman ettiğini söyleyen bundan başka hiçbir mümin özelliğini taşımayan bir insanın karşılaşacakları sonlar farklı olacaktır.

Buna rağmen pek çok insan ahiretteki yaşamını düşünmeden, Allah'tan korkmadan, dinden uzak bir hayat sürmektedir, kendisine sorulduğunda ise "iman ettiğini" söyleyebilmektedir.

İnsanı bu konuda yanıltan bazı sebepler olabilir. Örneğin bir kişi "etrafımdaki insanların büyük çoğunluğu aynı şekilde hareket ediyor. Benim farkım ne ?' ya da 'Nasılsa Allah affeder' veya 'Yanlışlar yapsam da benim kalbim temiz" gibi mantıkların ahirette kendisini kurtaracak çeşitli açıklamalar olduğuna kendisini inandırabilir. Buna karşın Kuran'da haber verildiği üzere, gerekçesi ne olursa olsun insan yaptığı her tavırdan sorumludur.

Eğer insan Allah'a karşı sorumlu olduğunu unutarak yaşamına devam eder ve bunun öneminin farkına varmazsa gaflet içerisinde yaşıyor demektir. Bu tehlike tüm insanlık için geçerlidir. Çünkü şeytan insanları saptırmak için çok çeşitli yollar denemektedir. Dinsiz bir kişiyi saptırırken çok farklı yöntemler kullanırken, Allah'a inandığını söyleyen bir insan için ise bambaşka yollar kullanabilmektedir. Böylece insanları Allah'tan ve dinden uzak yaşatarak hedefine ulaşabilmektedir. Önemli olan ise insanın bu gerçeğin farkına vararak gerçek dindar olmaya ve Allah'ın rızasını kazanmak için yaşamını düzenlemeye karar vermesidir. Bunun için de insanın içinde bulunduğu durumun farkına varması gerekir. Bunun için öncelikle her insan için tehlike olan yüzeysellikten çıkmak gerekir.

İnsanlar, Allah'ı Kuran'daki sıfatlarıyla ve özellikleriyle düşünmedikleri için son derece yüzeysel bir bakış açısına sahip olabilirler. Bunun bir sonucu olarak da Allah'ın kullarından istediği ahlaktan uzak bir hayat yaşarlar. Bu insanlar sadece kendi isteklerine ve hedeflerine önem verirler. Bu yüzeysel anlayış insanları Allah'ın varlığını bildikleri ve kabul ettikleri halde adeta bir dinsiz gibi yaşamaya götürmektedir.

Oysa dünya hayatı, Bediüzzaman'ın "hayat zannetiğin halat, yalnızca bulnuduğun dakikadır" sözleriyle dikkat çektiği gibi çok kısadır. İnsanın hızla içinde bulunduğu gafletten kurtulması ve dini samimi olarak yaşamaya karar vermesi gerekir. Bu konuda güçlü ve kalıcı bir dönüş yapabilmek için ise Allah korkusu gerekir. Eğer insan Allah'tan korkmaz, kendini çeşitli bahanelerle kandırarak dinin sadece bir kısmını yaşamaya çalışırsa o zaman ortaya Kuran'daki salih mümin modelinden tamamen uzak bir yapı çıkar. Allah Kuran'da böyle bir anlayışı "bir ucundan dini yaşayanlar" olarak adlandırmaktadır:

İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir…. (Hac Suresi, 11)

Günümüzde sıkça karşılaşılan "bir ucundan ibadet eden insan" modelinde, pek çok kişi gerçek Kuran ahlakını ve Peygamber Efendimizin (sav) sünnetini tam anlamı ile yerine getirmediği halde, dini yaşadığını düşünüp vicdanını rahatlatabilmektedir. Dinin bir kısmını yaşayan bu insanlar, bazen bütün yaptıklarının bir karşılığı olacağını unutarak ya da önemsemeyerek, bazen de Allah'ın affedeceğini düşünerek sınırları aşmaktadırlar. Fakat her insan aslında böyle bir anlayışın yanlış olduğunu, bunun gerçek anlamda cehennemden kurtulmasına vesile olacak ve Allah'ı razı edecek bir yaşantı şekli olmadığını vicdanı sayesinde bilir. Allah Kuran'da böyle insanların nasıl bir karşılık bulacağını şöyle bildirmektedir: …..O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır.. (Hac Suresi, 11) İnsanların dinden uzak ve gaflet içerisinde ya da bir ucundan ibadet ederek yaşamalarının arkasında yatan en önemli nedenlerden birisi de 'kitle psikolojisidir.' Çoğunluğun kendisi gibi düşünüyor, hareket ediyor olması bu kişileri aldatır. Herkesin hemen hemen aynı durumda olduğunu gördükleri için, dini tam anlamıyla yaşama gerekliliği duymazlar. Oysa bu büyük çoğunluğun unuttuğu önemli bir gerçek vardır. Herkes yalnızca kendinden ve vereceği hesaptan sorumludur.

İnsan Allah'ın katında tek başına hesap vereceğini ve etrafındaki çoğunluğun ahirette hiçbir zaman kendine bir hayrı olmayacağını düşündüğünde bir anda gerçekleri anlayarak yüzeysellikten kurtulup samimi imana yönelebilir. İnsanı böyle bir dönüşe götüren en önemli etken ise hiç kuşku yok ki Allah korkusudur.

Bir insan yıllarca iman ettiğini söylerken bir yandan da vicdanının sesini dinlemeden, gerçek dinden uzak, yüzeysel bir din ahlakı ile yaşamış olabilir. Önemli olan bu kişinin Allah korkusunu artırarak gerçek dini yaşamaya karar vermesi, salih müminlerden olmaya niyet etmesi ve bu yönde adım atmasıdır.