|
MÜSLÜMANLAR
KİNDEN SAKINMALI VE BİRBİRLERİNE KARŞI HOŞGÖRÜLÜ OLMALIDIR
Müminler birbirlerine karşı çok sevgi ve muhabbet doludurlar. Bunun
pek çok sebebi vardır. Herşeyden önce birbirlerinin Allah'a karşı
boyun eğmiş olduklarını, Allah'ın sınırlarını titizlikle koruduklarını,
ahireti dünyaya tercih ettiklerini, Allah korkularının çok güçlü
olduğunu bilirler. Bu da birbirlerine olan güvenlerini ve sevgilerini
kat kat artırır. Cahiliye toplumunda pek çok insan Allah'ı takdir
edemediği, dinden gafil bir şekilde yaşadığı halde müminler bu konuda
çok şuurludurlar. Bunu bilmek müminlerin birbirlerine olan saygılarını
artırır. Karşılarında Allah'ın seçip, hidayet verdiği insanlar vardır.
Bu durum müminlerin karşılıklı sevgilerini daha da pekiştirir. Aralarında
Kuran ahlakının yaşanıyor oluşu da bu muhabbetin kaynaklarından
biridir. Tüm bu sebeplerden ötürü müminlerin arasında öz kardeşlikten
de öte bir samimiyet vardır. Bu sevgiyi ve kardeşliği temellendiren
daha pek çok özellik sayılabilir. Ancak şeytan müminlerin arasındaki
bu güçlü bağı ve sevgiyi her fırsatta bozmak ister. Müminlerin arasına
kin ve düşmanlık sokmak ister. Bunun için akla gelebilecek büyük
küçük her olanağı değerlendirir. Bu nedenle müminler, iman eden
kardeşleri ile arasınd abir kırgınlık, anlaşmazlık olmamasına özen
gösterir, bunun için dua ederler. Müminlerin bu şekildeki duaları
Kuran'da şöyle bildirilir:
Bir
de onlardan sonra gelenler, derler ki: "Rabbimiz, bizi ve bizden
önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman
edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen, çok şefkatlisin,
çok esirgeyicisin."(Haşr Suresi, 10)
Bediüzzaman Said Nursi de müminlere karşı kin ve düşmanlık beslemenin
çok büyük zulüm olacağını şöyle anlatmaktadır:
Ey mü'mine kin ve adavet besleyen insafsız adam! Nasılki sen
bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masum
ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan
bir adamın, ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semavata
işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ bir tek masum, dokuz
câni olsa; yine o gemi hiç bir kanun-u adaletle batırılmaz. Aynen
öyle de: Sen, bir hane-i Rabbaniye ve bir sefine-i İlahiye olan
bir mü'minin vücudunda iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi dokuz
değil, belki yirmi sıfât-ı masume varken; sana muzır olan ve hoşuna
gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden ona kin ve adavet bağlamakla,
o hane-i maneviye-i vücudun manen gark ve ihrakına, tahrib ve
batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şeni' ve gaddar
bir zulümdür. (Mektubat, syf 263)
Said
Nursi'nin ifadeleri son derece hikmetlidir. Müminler hep bu düsturla
hareket etmelidirler. Şayet şeytan mümin kardeşleriyle aralarına
bir kin ya da husumet sokmaya çalışıyorsa, karşılarındaki kişinin
güzel özelliklerini düşünmelidirler. Bu kişinin dokuz tane güzel
özelliği bir tane olumsuz özelliği varsa bir tane olumsuz özelliğe
takılmak ve bundan dolayı öfkelenmek çok yanlış olur. Kaldı ki kişinin
bir tane olumlu özelliği dokuz tane olumsuz yönü varsa bu durumda
bile o olumlu olan yönünü görmek gerekir. Bunun için de niyetin
iyi olması gerekir. Kişi Allah rızası için sevgiye ve muhabbete
niyet ederse, şeytanın bu tuzağına düşmez. Şeytandan kendisine böyle
bir kışkırtma geldiğinde ise hemen Allah'a sığınır ve karşısındakinin
güzel yönlerini düşünür. Allah'ın hoşnut olacağı tavır budur. Bediüzzaman
Said Nursi de insanları bu ahlaka çağırmaktadır:
Ey
insafsız adam! Şimdi bak ki: Mü'min kardeşine kin ve adavet ne
kadar zulümdür. Çünki nasılki sen âdi küçük taşları, Kâ'be'den
daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud'dan daha büyük desen, çirkin
bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de: Kâ'be hürmetinde olan iman
ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye;
muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü'mine karşı adavete sebebiyet
veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı, iman ve İslâmiyete
tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük
bir zulüm olduğunu aklın varsa anlarsın!.. Evet tevhid-i imanî,
elbette tevhid-i kulûbü ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i
içtimaiyeyi iktiza eder. Evet inkâr edemezsin ki: Sen bir adamla
beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir rabıta
anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan
arkadaşane bir alâka telakki edersin. Ve bir memlekette beraber
bulunmakla uhuvvetkârane bir münasebet hissedersin. Halbuki imanın
verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esma-i
İlahiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet
münasebetleri var. Meselâ:
Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız
bir.. bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz
bir, kıbleniz bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz
bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir bir. Bu
kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet
ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak
manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifaka, kin ve adavete
sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri
tercih edip mü'mine karşı hakikî adavet etmek ve kin bağlamak;
ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete
karşı bir istihfaf ve o münasebat-ı uhuvvete karşı ne derece bir
zulüm ve i'tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş
ise anlarsın! (Mektubat, syf. 263-264)
Bediüzzaman'ın bu sözleri şüphesizki çok hikmetlidir. Müminlerin
çok fazla güzel özelliği vardır. Kişi samimiyetle düşündüğünde karşısındakinin
bu şekilde pek çok özelliği olduğunu görecektir. Allah'ın rızasına
uygun olan ahlak da budur. Ayrıca Bediüzzaman'ın konuyla ilgili
yukarıdaki sözlerini düşünmek, nefsi bu konuda eğitmek için çok
faydalı olacaktır.
|