NEFSİN
KENDİNİ KANDIRMA YÖNTEMLERİNDEN BİRİ: ÖLÜMÜ UZAK GÖRMEK
İnsanların
pek çoğu hayatlarını kendilerini kandırarak geçirirler. Daha güzelini,
daha iyisini, daha fazlasını yapabilecekken azıyla yetinmenin; hata
ve eksikliklerini göz ardı ederek bunları telafi etmemenin vicdani
rahatsızlığını duyarlar. Yaşadıkları bu vicdani sıkıntının şiddetini
azaltmak için de, hiçbir zaman çözüm olmayacak bir yöntem izlerler:
Mazeretler öne sürerek kendilerini kandırmak...
Allah'a karşı dürüst ve samimi olmayan bir kişi, kendi içinde de
gerçekleri gizler ve nefsinin öne sürdüğü mazeretleri, yapmadığı,
ertelediği şeyler için bir kılıf olarak kullanmaya başlar. Daha
genç olduğu, önünde çok uzun zaman olduğu, ileride bir gün yapacağı,
şu anda imkanlarının el vermediği gibi kendisinin de geçersizliğini
çok net olarak bildiği, pek çok samimiyetsiz bahaneyle vicdanın
rahat edebileceğini düşünür.
Bu samimiyetsiz yaklaşımın bir devamı olarak, bu kişiler Allah'ı,
ahiret gününü ve ölümü hatırlamak istemez, dünya hayatının geçiciliğini
anımsatan konulardan itinayla uzak durmaya çalışırlar. Bu konuları
akıllarına getirmediklerinde, Allah'a karşı sorumluluklarının da
ortadan kalkacağına kendilerini inandırarak, hiçbir şekilde geçerli
olmayacak bir mantıkla hareket ederler. Hatta ölümden, fiziksel
olarak kaçındıklarından çok daha fazlasıyla, zihinlerinde uzak dururlar.
Ancak düşünmemek hiçbir zaman insana huzur ya da rahatlık getirmediği
gibi, kişi bilerek vicdanının gösterdiklerini göz ardı etmenin vicdani
yükü altına da girer.
Ayrıca bir kimse eğer vicdanında birşey yapması gerektiğini biliyorsa,
bunu ne kadar ertelerse ertelesin, unutmaya çalışırsa çalışsın,
kendisine itiraf etmekten kaçınırsa kaçınsın, bu çabaların hiçbiri
Allah'a karşı sorumluluğunu değiştirmeyecektir. Bunun en açık delillerin
biri, kişinin ölüme kendini yakın hissettiği anlarda yaptığı hataları
için Allah'a tevbe etmesi; yaptıklarından veya yapmadıklarından
dolayı Allah'a sığınmasıdır. Böyle bir anda kişi Allah'a bir daha
nankörlük etmeyeceğine, kendisinden istenenleri eksiksiz olarak
yerine getireceğine, Allah'ın emir ve yasaklarına titizlik göstereceğine,
samimi iman sahibi bir kişi olarak yaşayacağına dair sözler verir
ve yanlızca Allah'a yönelerek ihlasla dua eder. Yaşanan bu ruh hali,
Allah'ın Kuran'da bildirdiği ölümle karşılaşan insanların pişmanlık
ifadeleri ile aynı mantıktadır:
Sonunda,
onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri
çevirin. Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım."...
(Mü'minun Suresi, 99-100)
İnsanın kendini ölüme yakın hissettiği bu tür anlardan biri, hiç
kuşkusuz hastalık halleridir. Kişinin acizliğini düşünmeye mecbur
kaldığı, Allah'a tam bir teslimiyetle teslim olduğu, kendisine şifa
verebilecek olanın bir tek Allah olduğunu samimi olarak tefekkür
edip hissettiği anlardır. Dolayısıyla insan böyle bir ruh halinde
mazeretlerini değil, vicdanının sesini dinlemeye başlar. Yapması
gerekenler, o ana kadar erteledikleri tüm berraklığıyla kendisi
için bir anda öncelikli konular olurken, dünya hayatına ilişkin
konular da tam tersine önemini yitirir. Bediüzzaman Said Nursi de
hastalıkların -insanların ölümü, ahireti düşünmeleri açısından-
olumlu etkisinden şöyle bahseder:
Eğer
hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir,
âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor,
sermaye-i ömrünü bâd-i heva boş yere sarfettiriyor. Hastalık ise,
birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut değilsin,
başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı
düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan." İşte hastalık bu
nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir.
Ondan şekva değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla
ağır gelse, sabır istemek gerektir. (Hastalar Risalesi, üçücü
deva)
Kişinin
zorluk anlarında kendini kandırmayı bırakarak ahirette vereceği
hesabı düşünmeye, yaptıklarının muhasebesini kendi içinde samimiyetle
yapmaya başlaması ve Allah'tan bağışlanma dileyerek içtenlikle dua
etmesi, bu kişinin neleri yapması neleri yapmaması gerektiğini bildiğinin
çok açık bir göstergesidir. Bu durum Allah'ın "... insan,
kendi nefsine karşı bir basirettir. Kendi mazeretlerini ortaya atsa
bile." (Kıyamet Suresi, 14-15) ayetleriyle bildirdiği bir
gerçektir. Dolayısıyla düşünmemek, ölümü unutmaya çalışmak karşılaşılacak
gerçekleri değiştirmeyeceği için, insana pişmanlıktan başka bir
şey getirmeyecektir. Allah, insanların ölümden kaçış mantıklarına
aşağıdaki ayetlerde şöyle dikkat çekmektedir:
De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçış
size kesin olarak bir yarar sağlamaz; böyle olsa bile, pek az
(bir zaman) dışında metalanıp-yararlandırılmazsınız." De ki: "Size
bir kötülük isteyecek olsa sizi Allah'tan koruyacak, veya size
bir rahmet isteyecek olsa (buna engel olacak) kimdir?" Onlar,
kendileri için Allah'ın dışında ne bir veli, ne bir yardımcı bulamazlar.
(Ahzab Suresi, 16-17)
Bediüzzaman
Said Nursi ise ölümü düşünmekten uzak duran bu gibi insanlara şunları
hatırlatır:
… Ey nefis!... Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme.
Merdane kabre bak, dinle ne taleb eder. Erkekçesine ölümün yüzüne
gül, bak ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme. Ey nefsim!
Deme: "Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış,
hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur." Çünkü ölüm değişmiyor.
Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî
değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür'at
peyda ediyor. (Sözler; Sayfa 170)
Görüldüğü
gibi düşünmemek hiçbir zaman hiç kimseye fayda getirmemiştir. Tarih
boyunca gelmiş geçmiş tüm insanlar, ahiretteki sonsuz hayatları
için hesaba çekilmek üzere, kendileri için takdir edilmiş ölüm anlarıyla
karşılaşmışlardır. Bediüzzaman da ölümü düşünmeyerek, dinden uzak
yaşamak isteyen insanlara şu ciddi hatırlamalarda bulunmuştur:
... sefihane dalaleti severek irtikâb eden ve hevesat-ı nefsiye
lezzeti yolunda dinsizliği ve ilhadı kabul eden ve hayatı perestiş
edip ölümden şiddetli korkan ve kabri hatırına getirmek istemeyen
ve irtidada yüz tutan bedbaht!... Kat'iyyen bil ki: Dinsizlik
cihetiyle senin bu koca dünyan; bu saatten evvel ve bu dakikadan
sonra, bil'umum senin bu kâinatın ve mazi ve müstakbelin ve geçmiş
nev'in ve cinsin ve gelecek mahluklar ve nesiller ve gitmiş dünyalar
ve milletler ve gelen insanlar ve taifeler tamamen madum ve ölüdürler.
İşte insaniyet ve akıl cihetiyle alâkadar olduğun bütün o seyyar
dünyalar ve seyyal kâinatlar, mütemadiyen senin dalaletin suretiyle,
senin başına dünya dolusu dehşetli ve hadsiz ölümlerin şiddetli
elemlerini yağdırıyor. Senin şuurun varsa, kalbini yakıyor. Ruhun
varsa, yandırıyor. Aklın sönmemiş ise, gamlar içinde boğuyor...
aklını başına al! O manevî cehennemden kurtulmak ve imanın bu
dünyada dahi temin ettiği bir manevî cennete girmek ve saadet-i
hayatiyeyi tatmak için, Kur'anın dersini dinle. Cüz'î, fâni bir
dakika lezzeti; küllî, bâki, daimî, imanî lezzetler ile mübadele
et... (Gençlik Rehberi)
Bediüzzaman'ın
yukarıdaki sözlerinde samimiyetle ifade ettiği gibi, "Her
nefis ölümü tadıcıdır..." (Al-i İmran Suresi, 185) Dolayısıyla
her kim ölüm üzerinde derin düşünürse, gerek tavırlarında gerekse
konuşmalarında samimiyet olarak yansıyan bu olumlu etkiyi görecek,
vicdanının sesini dinlemenin manevi huzurunu duyacak ve herşeyden
önemlisi ahiretteki sonsuz cennet hayatını umabilecektir.
|