BEDİÜZAMAN'IN KALEMİNDEN ALLAH SEVGİSİ

Yeryüzünde var olan tüm güzellikler Allah'ın tecellisidir. Çiçeklerde, ağaçlarda, ırmaklarda, denizlerde, tüm hayvanlarda ve insanlarda var olan güzellikler bunun en açık örneğidir. Bunlar gibi daha pek çok güzellik aslında tamamen Allah'a aittir. Yeryüzündeki bu varlıklar Allah'ın güzelliğinden yalnızca bir yansımadır. Bu nedenle tüm bu varlıklara bakarken onları yaratan ve onların asıl sahibi olan Allah'ı unutup, güzellikleri onlara isnad etmek çok büyük bir hata olur. Bu bir nevi muhteşem bir tablo karşısında onu yapan sanatkarı unutup, tüm övgüyü tablolara vermeye benzer.

Bununla birlikte insanların sahip olduğu tüm imkanları ve nimetleri yaratan da yine alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Allah dünyada bu nimetleri insana tanıtmak üzere yaratmıştır. Böylece cennetteki asıllarını düşünmelerini ve onlar için çaba harcamalarını ister. Allah Kuran'da müminlerin bu özelliklerinden şöyle bahseder:

Gerçekten biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık. (Sad Suresi, 46)

Dünyadaki nimetler cennet nimetlerinin yalnızca bir benzeridir. Fakat geçicidir. Cennettekiler ise mükemmel, kusursuz ve sonsuzdur. Dolayısıyla insan dünyada sahip olduğu nimetleri düşünürken de yine bunları kendisine verenin Allah olduğunu ve şayet Allah dilerse ahirette bunların çok daha mükemmellerini kendisine verebileceğini unutmamalıdır. Baktığı her güzellikte, sahip olduğu her nimette aklına Allah'ın sonsuz lütufkarlığı gelmelidir. Bu güzelliklere ve nimetlere karşı olan sevgisi de aslında Allah'a karşı olmalıdır. Doğru ve ideal olan bakış açısı böyledir. Sevginin asıl sahibi yalnızca Allah'tır. Allah'tan başka varlıklara yöneltilen sevgi, ancak Allah rızası için olursa makbuldür. Aksi takdirde şirk anlamına gelebileceği için tehlikeli olur.

Gerçek sevgide kişi baktığı her nimette, gördüğü her güzellikte Allah'ı düşünür, Allah'ı sever ve Allah'a yakınlaşır. Allah'a olan sevgisinden ve özleminden ötürü cenneti ister, onun için çabalar. Nitekim peygamberlerin hayatlarına baktığımızda da bunun örneklerini görürüz. Örneğin Hz. Süleyman çok büyük bir mülke sahip olmasına rağmen bunları Allah'ı zikretmek için istediğini söylemektedir. Hz. Süleyman'ın bu sözü Kuran'da şöyle bildirilir:

O da demişti ki: "Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim."... (Sad Suresi, 32)

Hz. Süleyman'ın tavrı müminler için çok güzel bir örnektir. Dünyadaki güzelliklere ve nimetlere karşı duyulan sevginin asıl sahibi Allah'tır. Müminin yapması gereken; bu tür nimetler ve güzellikler karşısında hemen Allah'ı hatırlamak, O'na şükretmek ve Allah'ı en güzel isimleriyle anmaktır. Nitekim Bediüzzaman da sevginin yalnızca Allah'a yöneltilmesi gerektiğini bir sözünde şöyle ifade eder:

"Ey nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakikî sahibine ver, şu belalardan kurtul. Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemal ve cemal sahibine mahsustur. Ne vakit hakikî sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı onun namıyla ve onun âyinesi olduğu cihetle ızdırabsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya kâinata sarfedilmemek gerektir. Yoksa muhabbet en leziz bir nimet iken, en elîm bir nıkmet olur. (Sözler, s. 359)

Gerçek sevgi Allah'a ait olduğu halde bunu anlamazlıktan gelip, ısrarla sevgiyi Allah'ın yarattığı varlıklara yöneltmek elbette ki çok çirkin bir tavır olur. Üstelik bu sanıldığı gibi insana zevk de vermez.Said Nursi bu durumu şöyle açıklar:

"Ehl-i gaflet ve ehl-i dünya tarzında ve nefis hesabına olan muhabbetlerin; dünyada belaları, elemleri, meşakkatleri çoktur. Safaları, lezzetleri, rahatları azdır. Meselâ: Şefkat, acz yüzünden elemli bir musibet olur. Muhabbet, firak yüzünden belalı bir hirkat olur. Lezzet, zeval yüzünden zehirli bir şerbet olur. Âhirette ise; Cenab-ı Hakk'ın hesabına olmadıkları için, ya faidesizdir veya azabdır. (Eğer harama girmiş ise.) (Sözler, s. 643)

Bediüzzaman bir başka eserinde ise Allah sevgisinin önemini açıklayarak, bundan mahrum olmanın insana neler kaybettirebileceğini şöyle ifade etmiştir:

Kat'iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi Allah'a imandır. Ve insaniyetin en yüksek mertebesi ve insanlığın en büyük makamı, Allah'a iman içindeki marifetullahtır. Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki Allah sevgisidir. Ve insan ruhu için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o Allah sevgisi içindeki lezzet-i ruhaniyedir. Evet bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet elbette marifetullah ve Allah sevgisi. Onlar, onsuz olamaz. Cenab-ı Hakk'ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen; nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten mübtela olur. Evet şu perişan dünyada, âvâre nev'-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahibsiz, hâmîsiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev'-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur. (Mektubat, s. 223)