KURAN
AHLAKI'NIN SOSYAL HAYATA KAZANDIRDIĞI GÜZELLİKLER
Kuran
ahlakının yaşandığı toplumlarla Kuran dışı felsefelerin hakim olduğu
toplumlar arasında sosyal yaşam açısından çok büyük farklılıklar
vardır. Kuran ahlakının temeli, Allah'ın razı olacağı güzel
ahlak üzerine kuruludur. Bu ahlakın hakim olduğu toplumlarda insanlar
kendilerini mutlak bir huzur, barış ve güven ortamı içinde hissederler.
Herkes güzel ahlak yarışı içinde olur.
Temelini
din dışı felsefelerden alan toplumlarda yaşanan ahlak ise çok farklıdır.
Bu toplumlarda insanları sürekli bir kavga, çekişme ortamı içinde
tutmaya, huzursuzluğu, sevgisizliği empoze etmeye çalışan
bir ahlak hakimdir. Bu toplumların anlayışında, yücelebilmek için
mücadele esastır. İnsan sevgisi, merhamet, acıma duyguları
yerini zalimlik, sevgisizlik, acımasızlık gibi şeytani duygulara
bırakır. İnsanların hayatına, huzur ve mutluluğuna hiçbir şekilde
önem verilmez. İnsani değerler aşağılanır ve bunun yerine maddi
değerleri yüceltilir. Dünya maddi çıkarların, gücün, iktidarın
ve hırsın tatmin edileceği bir yer olarak tanımlanır.
Oysa
bu maddi değerlerin hiçbiri insanlığa tek başına barış, huzur ve
güven dolu bir ortam sağlayamaz. Dünya üzerinde hakim olan zulmü,
savaşları, açlığı, kıtlığı, ülkeler arasındaki siyasi
çatışmaları ve diğer toplumsal sorunları çözemez. Çünkü din dışı
felsefelerin temeli bu gibi yüksek ideallerden uzaktır.
Bu
nedenle günümüzde, dinden uzak yaşayan, Allah korkusu olmayan
insanların oluşturduğu toplumlarda refah seviyesi sürekli olarak
düşmekte, yoğun ekonomik ve siyasi istikrarsızlık, adaletsizlik,
menfaatperestlik yaşanmaktadır. Bu tip ortamlarda güzel ahlak önemini
tamamen kaybettiği gibi, güzel ahlakı savunan ve yaşayan insanlar
da ezilip hor görülmeye çalışılmaktadır. Bu şekilde güzel ahlakın
toplum içinde geçerli olması engellenmek istenmektedir. İnsanlar
üzerinde korku ve dehşet hakim edilirken, insanların sömürülmesi
ve dünyevi çıkarlara uygun olarak kullanılması temeline dayalı bir
yaşam tarzı geliştirilmektedir. Toplumda fakirlik ile zenginlik
uç noktalarda yaşanırken, bir yandan ahlaki değerler tamamen
çökmekte, diğer yandan da yoğun bir dejenerasyon yaşanmaktadır.
Unutulmamalıdır
ki, bu ortamların oluşmasına neden olan unsurlar yalnızca maddi
veya siyasi unsurlar değildir. Bunun ana nedeni insanların Allah'a
iman etmemeleri ve O’ndan korkup sakınmamaları, yani dinden uzak
bir yaşam sürmeleridir. Bunun sonucunda Allah katında tek geçerli
ölçü olan güzel ahlak ve takva ortadan kalkmakta, bunların yerini
sadece maddiyat almaktadır.
Oysa
toplumların ve dünyanın, huzura, barışa ve adil bir yönetim
şekline ihtiyacı vardır. Bu ortamın oluşması, dinsizliği hakim
kılan felsefelerle etkin bir fikri mücadeleyi gerekli kılar. Kuran
ahlakının insanlar tarafından benimsenmesi, Allah korkusunun
kalplere yerleşmesi dünyanın içinde bulunduğu sıkıntıları ortandan
kaldıracak tek yoldur. Çünkü Allah korkusunun olduğu yerde insanlar
zulüm yapamazlar. Adaletsizlik yapmaktan, kendi menfaatlerini
ön plana çıkarmaktan sakınırlar. Niyetlerini her zaman temiz tutarlar.
Allah'ın razı olmayacağı tavırlar içine girmekten imtina ederler.
Bediüzzaman
Said Nursi Onikinci Sözün Üçüncü Esasında; dinsiz felsefelerin ve
Kuran ahlakının topluma kazandırdığı bu değerleri şöyle sıralamıştır:
“Hikmet-i
felsefe ile hikmet-i Kur'âniyenin sosyal hayata verdiği terbiyeler:
Amma
felsefi görüş ise, sosyal hayatta dayanak noktasını "kuvvet" kabul
eder. Hedefi, "menfaat" bilir. Hayat prensibi olarak "mücadeleyi"
tanır. Cemaatlerin yakınlaşmasını "ırkçılık, menfi milliyeti"
tutar. Menfaati ise, "gelip geçici arzuları tatmin ve insanlığın
ihtiyaçlarını çoğaltmadır."
Halbuki,
kuvvetin neticesi tecavüzdür. Menfaatin neticesi, her arzuya kâfi
gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır. Sürekli çarpışmanın neticesi
çarpışmaktır. Irkçılığın neticesi, başkasını yutmakla beslenmek
olduğundan, tecavüzdür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti
ortadan kalkmıştır.
Amma
hikmet-i Kur'âniye ise, dayanak noktası kuvvete bedel "hakkı"
kabul eder. Gayede menfaate bedel "fazilet ve rıza-i İlâhîyi"
kabul eder. Hayatta çarpışma prensibi yerine "dayanışma prensibini”
esas tutar. Cemaatlerin yakınlaşmasındaki ırkçılık, milliyet yerine
"din, sınıf ve vatan bağı" kabul eder. Gayeler, nefsani arzuların
tecavüzüne sed çekip ruhu insan aklının zor yetiştiği yüksek fikirlere
ve derin bilgilere teşvik ve yüce duyguları tatmin eder ve insanı
olgunluğa sevk edip insan eder.
Hakkın
neticesi ittifaktır. Faziletin neticesi tesanüddür. Yardımlaşma
prensibinin neticesi, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin neticesi
samimi dostluk, kardeşlik, çekilmedir. Nefsi gemlemekle bağlamak,
ruhu olgunluğa kamçılamakla serbest bırakmanın neticesi, dünya
ve ahiret saadetidir.”
Üstadın
ifadelerinde de belirttiği gibi, dini reddeden felsefeler ile
Kuran ahlakının toplumlara kazandırdığı değerler birbirlerine taban
tabana zıttır. Biri toplumda savaş ve kavga ortamı oluşturmak,
güçlü olanın ayakta kalacağı, zayıfların aşağılanacağı ve ezileceği
bir sistemi hakim kılmak isterken, diğerinde barış, dayanışma,
kardeşlik ve özveri öne plana çıkar. Toplumu oluşturan insanlar
güçlü bağlarla birbirlerine bağlanır, vatan sevgisi güçlenir.
Zayıflara, güçsüzlere yardım edilir, zengin fakir, güçlü
güçsüz ayırımları ortadan kalkar. İnsanlar gösterdikleri güzel ahlakla
doğru orantılı olarak Allah katında ve insanların gözünde bir değer
kazanırlar. Dünya üzerinde itilaflar yerine ittifaklar, ırk,
dil ve din düşmanlıkları yerine samimi dostluklar, karşılıklı
saygı ve sevgi hakim olur. Çünkü bu sistemin temeli Allah'ı razı
etmektir. Bu temel üzerine kurulan bir yapının çok güçlü ve sürekli
olacağı açıktır.
|