TAKVAYI ESAS TUTMAK

Kuran'da çeşitli insan karakterleri hakkında örnekler verilir: büyüklenenler, alay edenler, insanlara zulmedenler, ihtiyaç içinnde olana yardım edenler, tartıda eksiklik yapanlar, öfkelenenler... Ancak bunun yanında güzel ahlakın detaylı bir şekilde tarifi yapılır ve Allah katında geçerli olan ahlakın Allah korkusu, yani takva, temeli üzerine kurulan bir ahlak olduğu belirtilir.

Takva bir insan, Allah'ın sınırlarına uyma konusunda özenli , güzel ahlak göstermekte kararlı olur. Dünyevi hiçbir çıkar o insanı inancından ödün vermeye sürüklemez. Aksine çevresinde meydana gelen bu gibi olaylara her zaman ibret alma ve sakınma gözüyle bakar. Hakkı ve adaleti ayakta tutar. Kin ya da husumet gibi şeytani duygularla hareket etmez. Bu duyguların adaletle hükmetmesine engel olmasına izin vermez. Adaletle hüküm vermenin Allah'tan korkan bir insan için tek yol olduğunu bilir. Kendisini, samimiyetine zarar verecek ya da nefsine uymasına neden olabilecek hiçbir olayın içine sokmaz. Her zaman insanlara güzel ahlak gösteren, alttan alan, affeden, olgun bir insan olarak davranır. Her ne şartta olursa olsun ortaya sadece doğruları getirir ve tasdik eder. Bu yönde nefsini tatmin edebilecek bir ortamın oluşmasına ise izin vermez. Nefsinin arzularından ve hatta meşru haklarından dahi feragat edebilir. Bu sırada insanların gözünde düştüğü durumu ya da bu kişiler üzerinde bıraktığı izlenimi değil, Allah katındaki kazancını düşünür.

Müslümanların, bu ahlakı gösteren bir insanın Allah korkusu ve vicdanının yüksekliği konusunda önemli bir kanaat edinecekleri ise ortadadır. Çünkü bu ahlaktaki bir insan, hem Allah katında hem de iman edenlerin gözünde yükselir. Müminler için güzel bir örnek teşkil eder. Nefsi adına kazanacağı kötülükler yerine Kuran'da, Allah katındaki en hayırlı kazanç olarak nitelendirilen takvayı kazanmış olur. Çünkü, Allah katında insanların en değerlisi takvaca en ileride olanıdır.

Nitekim Bediüzzaman Said Nursi de talebelerine hitaben yazdığı ve Hizmet Rehberinde yer alan bir mektubunda, takva konusunun üzerinde önemle durmuştur. Konunun önemine dikkat çekmek için mektubunun başında -Bu mektub gayet ehemmiyetlidir- ibaresini kullanmıştır:

“Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bugünlerde Kur'an-ı Hakîm'in nazarında imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takva, haramlar ve günahlardan kaçınmak; ve amel-i sâlih, emir dairesinde hareket ve sevap kazanmaktır. Her zaman şerri defetmek, kendi menfaatine tercih etmekle beraber; bu tahribat ve zevk ve cazibedar hevesler, zamanında bu takva olan fesatlıkları defetmek ve büyük günahları terketmek temel olup, büyük bir üstünlük kazanmıştır.

Bu zamanda tahribat ve olumsuz cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. Böyle büyük günahlar içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakıyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şartlar içinde çok hükmündedir.

Hem takva içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünki bir haramın terki vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takva, böyle zamanlarda, binler günahın saldırısında bir tek sakınılacak, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vâcib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta niyetiyle, takva nâmıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla, menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a'mal-i sâlihadır.

Risale-i Nur şakirdlerinin bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribata ve günahlara karşı takvayı esas tutup davranmak gerektir. Madem her dakikada, şimdiki hayat tarzı içtimaiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takva ile ve çekinme ile yüz amel-i sâlih işlemiş hükmündedir. Malûmdur ki; bir adamın bir günde harab ettiği bir sarayı, yirmi adam yirmi günde yapamaz ve bir adamın tahribatına karşı yirmi adam çalışmak lâzım gelirken; şimdi binler tahribatçıya mukabil, Risale-i Nur gibi bir tamircinin bu derece dayanıklılığı ve etkisi pek hârikadır. Eğer bu iki karşıt kuvvetler bir seviyede olsaydı, onun tamirinde mu'cizevari muvaffakıyet ve zaferler görülecekti.” (Hizmet Rehberi, s. 119)

Bediüzzaman’ın mektubunun sonunda belirttiği gibi Müslümanların yaşadığımız dönemde en çok sorumluluğunu hissedecekleri konu, her türlü nefsani baskıya karşı takvayı esas tutmalarıdır. Üstad’ın mektubunda yer verdiği örneğinde belirttiği gibi, insanlar üzerinde dinsizliğin oluşturduğu ağır tahribatı hiç umulmadık bir şekilde tedavi edecek, insanların sadece Allah'a güvenip dayanmasına neden olacak olan takvadır. Bu önemli sorumluluğun yerine getirilmesinde Risale-i Nurların insanlar üzerinde meydana getirdiği etki ise son derece önemlidir.

Unutulmamalıdır ki, insanları kötülüklerden alıkoyabilecek, onların içinde nefislerine karşı ciddi bir önlem alınmasına neden olabilecek tek güç Allah korkusudur. Allah korkusu dışında başka hiçbir korku böyle bir etki yaratma gücüne sahip değildir.