|
NİMETLERİN
DEĞERİNİ FARKEDEBİLMEK
Herkes
Allah'ı ancak kendi aklı ve vicdanı ölçüsünde takdir edebilir. Aslında
vicdan ve akıl insanın her konudaki kavrama yeteneği için geçerli
olan bir ölçüdür. Yani bir insan güzelliği; iyiliği; etrafındaki
şeylerin değerini ancak kendi kavrayış gücü oranında takdir edebilir.
Bunların ruhta yaptığı etki her insan için farklıdır.
Kendilerine
güzel bir manzara resmi gösterilen iki insanın gerek bu manzarayı
yorumlamaları, gerekse bu manzara karşısında duydukları heyecan
farklı olur. Aynı şekilde kendilerine bir gül gösterilen iki kişinin
bunlar üzerindeki düşünceleri de tamamen farklı olabilir. Belki
biri kendisine gösterilen gül karşısında sadece "güzel" deyip geçerken;
diğer kişi gülün sadece kokusu üzerine bir kitap yazacak kadar derin
bir tefekküre sahip olabilir. Tek bir çiçekte dahi Allah'ın yaratılış
sanatının inceliklerini ve üstünlüklerini görebilir. Bu insanlardan
birine gösterilen güzel renkli bir kuşun onun ruhunda oluşturduğu
düşünceler ile diğer insanın bu kuşun kanatlarından aklına gelecek
konular arasında da çok büyük farklılıklar olabilir. Bu kişi kendisine
gösterilenler karşısında diğer birçok insanın yaptığı alışılmış
tefekkürlerin çok dışına çıkabilir. Karşısındaki insana ilk defa
düşüneceği yeni bakış açıları kazandırabilir. Tek bir kuşun kanadından
yada bir gül yaprağından çıkaracağı hikmetler ile etrafındaki insanların
dünyaya olan bakış açılarını değiştirebilir. Çünkü Allah insanların
arasından vicdanını kullanabilenler için tek bir sineğin dahi öğüt
almak; Allah'a yakınlaşmak için yeterli olabileceğini bildirmiştir:
"Şüphesiz
Allah, bir sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir
şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz
bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler; inkar edenler
ise, "Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?" derler. (Oysa Allah,)
Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. Ancak
O, fasıklardan başkasını saptırmaz." (Bakara Suresi; 26;
Allah'ın
bu ayetle insanların dikkatini çektiği önemli bir nokta vardır.
Buna göre insanlar arasından etraflarında gördüklerini vicdanları
ile değerlendirip yorumlayanlar kazançlı çıkmaktadır. Önyargı ile
dünya üzerindeki yaratılış delillerine bakanlar; bunların yaratılışındaki
yüksek sanatı; sonsuz aklı görmekten kaçınanlar ise çok sınırlı
ve dar bir görüşe sahip olurlar. Bir güzelliği ve nimeti kavrayışları
da ancak bu sınırlar dahilinde olabilir. Yaratılmış olanların üzerlerinde
taşıdığı güzellikleri; sanatı ve yüksek ilmi detayları görme yetenekleri
hiçbir zaman olmaz. Bediüzzaman Said Nursi de bu insanların durumlarını
şöyle bir örnek ile açıklamıştır:
"İkinci
Temsil: Bir adam, elinde bir aynayı güneşe karşı tutar. O ayna
miktarınca bir ışık ve yedi rengi câmi' bir ziya alır. O nisbetle
Güneşle münasebettar olur, sohbet eder ve o ışıklı aynayı, karanlıklı
evine veya dam altındaki bağına çevirse; güneşin kıymeti nisbetinde
değil, belki o aynanın kabiliyeti miktarınca istifade edebilir…"
Bediüzzaman'ın
örneğinde belirttiği gibi eğer insan olayları vicdanıyla değerlendirmez
ise her konuda son derece kısıtlı kalmış olur. Bu durumda olayların
gerçek yüzleri ile değil herzaman yansımaları ve zahirleri ile muhatap
olur. Eğer insan bu şekilde elde ettiği bilginin kendisi için yeterli
olduğunu düşünürse o zaman büyük bir yanılgıya kapılmış olur. Çünkü
bir insan nasıl kırık camları olan bir gözlükle etrafına bakmak
yerine; kendisine etrafını tam olarak görmesini sağlayacak sağlam
camları olan bir gözlük almak isterse, dünya üzerindeki insanların
da böyle sağlam bir bakış açısına ihtiyaçları vardır. Aksi bir görüş
onlara hiçbir zaman doğruları göstermeyecek; eksik ve yanlış bilgiler
ile dünyayı değerlendirmelerine neden olacaktır. Bu ise bir insanın
Allah'ı gereği gibi takdir edememesi; dünyanın gerçek durumunu hiçbir
zaman net bir şekilde görememesi demektir.
Oysa
kırık camlı gözlüğünü bir kenara bırakıp vicdanının gözüyle dünyaya
bakmaya karar veren bir insan Allah'ın sonsuz yaratma gücünü görmekten
kaçınmaz. Aksine tüm görüşünü ve dikkatini bu konuda yoğunlaştırır.
Dünya üzerindeki güzellikleri; Allah'ın varlığının tüm detaylarını
görmek için istekli davranır. Gördükleri karşısında Allah'a sürekli
bir şükür içinde olur. Bediüzzaman bu ahlaka sahip insanların durumunu
ise şu şekilde tarif etmiştir:
"Diğeri
ise aynayı bırakır, doğrudan doğruya güneşe karşı çıkar, haşmetini
görür, azametini anlar. Sonra pek yüksek bir dağa çıkar, güneşin
pek geniş şaşaa-i saltanatını görür ve bizzât perdesiz onunla
görüşür. Sonra döner, evinden veya bağının damından geniş pencereler
açar, gökteki güneşe karşı yollar yapar, hakikî güneşin daimî
ışığı ile sohbet eder, konuşur. Ve böylece minnetdarane bir sohbet
edebilir ve diyebilir: "Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve zeminin
vechini ve bütün çiçeklerin yüzlerini güldüren dünya güzeli, gök
nazdarı olan nazenin güneş! Onlar gibi benim evciğimi, bahçeciğimi
ısındırdın ve ışıklandırdın, bütün dünyayı ışıklandırdığın ve
yeryüzünü ısındırdığın gibi." Halbuki evvelki ayna sahibi böyle
diyemez. O ayna kaydı altında güneşin aksi ise, izleri sınırlıdır,
o kayda göredir."
Etrafındaki
güzelliklere vicdanının gözü ile bakan, bu güzelliklerdeki asıl
kaynağı ve sanatı görmeye çalışan insan kendisini büyük bir nimetin
içinde bulur. Bu yönünü geliştirdikçe etrafındaki nimetlerin değeri
ve bu nimetlerden aldığı zevk kat kat artar. Bir aynadan yansıyan
akisten alınan zevk ile nimete doğrudan bakıldığında alınan zevkin
kıyasının dahi olamayacağını öğrenir. Aynı Bediüzzaman'ın verdiği
örneklerde olduğu gibi tüm beynini; düşüncesini; bilgilerini en
son noktasına kadar serbest bırakarak Allah'ın yaratışındaki yüksek
ilimden faydalanır. Bu ahlakın kendisine vereceği ufuk genişliğini;
güzelliklerden zevk alma kabiliyetini hakkıyla kullanır. Karşısına
çıkan varlıklardan; Allah'ın sonsuz rahmetine; dostluğuna ulaşır.
Bunların hepsinin kendisini Allah'a yakınlaştırdığını kendi gözleriyle
görür.
|