|
ALLAH'IN
RIZASI İHLAS İLE KAZANILIR
İnsanın nefsi
çoklukla övünmeye yatkındır. Her elini attığı işte başarılı olmayı,
herkesin başarısını duyup onu takdir etmesini, övmesini ister. Ününün
yayılmasını, insanların gözünde büyümeyi arzu eder ve bu insandaki
büyüklenme arzusunu olabildiğince kamçılar. İşte
bu yönüyle nefis, Allah'ın dilemesi dışında sürekli olarak insanı
kibire ve gurura iten bir ses gibidir. Kuran'da Allah Hz. Yusuf’un
nefisle ilgili şu sözüne yer vermektedir:
(Yine
de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin
kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir.
Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir." (Yusuf Suresi,
53)
Nefis
insanın kendisini herşeyin merkezi gibi görmesine neden olur. Ona
bencilliği, düşüncesizliği,
vicdansızlığı, acımasızlığı,
zalimliği sevdirir. Dünyanın en iyi düşünen,
en iyi konuşan, herşeyi en iyi bilen
kişisinin kendisi olduğunu, bu nedenlerden
dolayı da herşeyin en iyisini kendisinin hak ettiği düşüncesine
insanı inandırır. Dünyanın bir sonu ve kendisinin de ölümle sona
erecek bir dünya hayatı olduğunu aklından tamamen çıkarttırır. Yaptığı
tüm bu hırsın, büyüklenmenin,
bunlar için harcadığı enerjinin ahirette karşısına çıkacağını kendisine
unutturur.
Oysa
dünya üzerinde var olan kurallar çoğu insanın zannettiği gibi işlemez.
Örneğin insanların meydana gelmesinden dolayı hoşnut olmadığı bazı
olaylar aslında kendileri için çok hayırlı gelişmelere vesile oluyor
olabilir. Aynı şekilde meydana gelmesinden dolayı hoşnut oldukları
başka bir olay da tam aksine onlara zarar verecek olayların habercisi
olabilir. Ancak insanların bunu önceden bilmeleri mümkün değildir.
Bu nedenle de yapılması gereken Allah'tan gelen herşeyin hayır olduğunu
bilip razı olmak ve karşılaşılan her duruma bu ahlak ile güzel bir
karşılık vermektir.
Kuran'da
Allah insanlara peygamber kıssaları ile örnekler vererek gerçek
ihlasın, yani Allah rızası için yaşamanın, inceliklerini öğretmektedir.
Örneğin Hz. Nuh’un kavmine dini çok farklı yöntemlerle anlatmak
istemesine rağmen bu insanların Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri
Hz. Nuh’un tebliğini bırakmasına neden olmamıştır. Aksine Hz. Nuh
sürekli yeni tebliğ yöntemleri kullanarak,
insanların anlattıklarına kulak vermelerinin yollarını aramıştır.
Tek bir kişi dahi olsa insanların iman etmesine vesile olmayı istemiştir.
Hz. Musa, Allah'a,
İsrailoğulları içinde kardeşi Hz. Harun’dan başka hiç kimseye malik
olamadığını söylemiştir. Ancak bu durum hiçbir zaman bu mübarek
insanların tebliğ şevkini, azimlerini
ve isteklerini kırmamıştır. Onlar yine tüm güçleriyle Allah'ın dinini
kitlelere tebliğ etmekten, tekrar
tekrar anlatmaktan vazgeçmemişlerdir. Çünkü müslümanlar için önemli
olan yaptıkları işin dünyevi anlamda başarılı olması değil,
bu işin Allah rızası gözetilerek yapılmış olmasıdır. Onlar yaptıkları
her işin Allah rızası için başarıya ulaşmasını istemelerine rağmen
bu işlerde ihlaslı olmayı hepsinden daha öncelikli görürler. Başarı
kazanmanın kendi ellerinde olmadığını,
bunun Allah'ın takdirinin bir sonucu olduğunu unutmazlar. İnsanların
kalplerinde etki uyandırmanın, onların
iman etmesini sağlamamın kendilerine ait olmadığını,
asıl önemli olanın ihlastan vazgeçmemek olduğunu da unutmazlar.
Üstad Müslümanlara bu konuda şöyle bir hatırlatma yapmıştır: “Cenab-ı
Hakkın rızası ihlas ile kazanılır. Taraftar olanların çokluğu ve
fazla başarı ile değil...”
Önemli
olan insanın kendi nefsani isteklerini,
büyüklenme arzusunu, kendini öne
çıkarma duygusunu hiç katmadan, sadece
temiz bir ihlasla dini tebliğ etmesidir. Bir kişinin sorduğu sorulara
samimiyetle, Allah rızası için cevap
vermesi, kendi işini bırakarak ona
zaman ayırması, bıkıp usanmadan sabırla
ve o kişi anlayana kadar bu soruların cevaplarını ona anlatması,
başka birinin yüz kişiyi karşısına alıp öfkelenerek,
sıkılarak ve sabırsızca bu soruları cevaplamasıyla bir değildir.
Burada önemli olan anlatılan kişilerin sayıca çokluğu ya da azlığı
değil, bu sırada güzel ahlaklı olmak ve Allah'ın rızasını kazanma
isteğiyle davranmaktır.
Unutulmamalıdır
ki nefsin önemli bir özelliği de insanları çoklukla oyalamak,
onlara niteliğin değil de çokluğun önemli olduğunu düşündürmesidir.
Said Nursi önemli olanın çokluk değil, ihlas olduğunu ifade etmiş
insanın asıl görevinin hayatı boyunca ihlasla dini tebliğ etmek,
ancak sonucunu Allah'ın takdirine bırakmak olduğunu ifade etmiştir:
“Ey
sevaba hırslı ve uhrevi arzulara kanaatsiz insan! Bazı peygamberler
gelmişler ki, sınırlı birkaç kişiden başka tabi olan olmadığı
halde yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin sınırsız ücretini
almışlar. Demek hüner çokluk ile değildir. Belki hüner rıza-yı
ilahiyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki. Böyle hırsla “Herkes
beni dinlesin” diye vazifeni unutup vazife-i ilahiyeye karışıyorsun?
Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenab-ı Hakkın
vazifesidir. Vazifeni yap, Allah'ın vazifesine karışma.
Hem
hak ve hakikati dinleyen ve söyleyene sevap kazandıranlar yalnız
insanlar değildir. Cenab-ı Hakkın şuurlu mahlukları ve ruhanileri
ve melekleri kainatı doldurmuş her tarafı şenlendirmişler. Madem
çok sevap istersin ihlası esas tut ve yalnız rıza-yı ilahiyeyi
düşün. Ta ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki
fertleri, ihlas ile ve sadık bir niyet ile hayatlansın,
canlansın, hadsiz şuur sahiplerinin kulaklarına gidip onları
nurlandırsın, sana da sevap kazandırsın.”
Bilinmelidir
ki, söylediği sözlerin karşı tarafın kalbinde etki uyandırması kişinin
kendi gücü dahilinde değildir. Bir insan karşısındakilere lafını
dinletmek için kendini helak etse de,
Allah dilemedikçe o insanların tek bir tanesi bile söylenenleri
kavrayamaz. Çünkü insanlar üzerinde etki uyandırmak,
kalplerini imana açık bir hale getirmek ve onların üzerinden nefsin
baskısını kaldırmak ancak Allah'ın takdirindedir. Bir insanın kendi
gücüyle karşı insana hidayete kavuşturması, güzel ahlaklı bir insan
haline getirmesi ise asla mümkün değildir.
|