“DÜNYA MALINA KARŞILIK MUKADDESATINI FEDA EDENLER”

Müminlerin dünya üzerinde en büyük sorumluluklarından biri Allah’ın varlığını, Kuran ahlakını ve Allah’ın razı olacağı bir hayatın nasıl olması gerektiğini tüm detaylarıyla insanlara duyurmaktır. Zira yeryüzünde çok büyük bir zulüm, dejenerasyon ve sefelat yaşanmaktadır. Bu gidişata dur demenin ve mevcut olan adaletsizlikleri ve haksızlıkları engellemenin tek yolu ise Kuran ahlakının insanlar tarafından bilinmesi ve uygulanmasıdır.

Kuran’da yeryüzündeki tüm savaşları, katliamları, adaletsizlikleri, haksızlıkları, vicdansızca yapılan her uygulamayı ve buna benzer tüm insanlık suçlarını temelden ortadan kaldıran bir ahlak sistemi tarif edilir. Kuran ahlakı insanların nefsinde mevcut olan tüm hırsları, aşırılıkları, zalimlikleri yasaklar. Ayetlerde tarif edilen ahlak şekli, insanların mutluluğu, iyiliği, rahatı, sağlığı ve güvenliği için herkesin çaba sarf etmesini gerektirir.

Ancak hayatını dinsizlik sistemi üzerine kurmuş olan çevreler, Kuran ahlakının yaygınlaştırılmasını şahsi menfaatleri açısından büyük bir tehlike olarak görürler. Bu korku nedeniyle vargüçleriyle müminlerin İslam'ı anlatmasını engellemeye çalışırlar. Bunun için de insan nefsinin zayıf noktalarını kullanarak, müminleri etkilemeye ve dine olan bağlılıklarını zayıflatmaya gayret ederler. Bu nedenle Üstad iman edenleri nefsin tüm zaaflarına karşı uyarmış ve bu konularda dikkatli olmak gerektiğini hatırlatmıştır.

Üstad'ın nefsin zaaflarını hatırlatırken üzerinde durduğu konulardan biri de her insanda bulunan mala karşı sevgi ve düşkünlük konusudur. Üstad kendi hayatından bir örnekle tüm inananları bu konuda dikkatli olmaya davet etmiştir:

“Sonra insanın bir zayıf damarı, geçim sıkıntısı ve açgözlülük cihetinde çok soruşturdular. Nihayetinde, o zayıf damardan bir şey çıkaramadılar. Sonra onlar tarafından da delili ile ispat edildi ki: Onlar mukaddesatını feda ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç ehemmiyeti yok ve çok olaylarla da onlarca da ispatlanmış. Hattâ bu on sene zarfında yüz defadan ziyade resmen "Ne ile yaşıyor?" diye mahallî hükûmetlerden sormuşlar.”

Risale-i Nurların etkisiyle insanların büyük kitleler halinde İslama yakınlaştığını ve Üstad’ın çevresinde toplanmaya başladığı gören inkarcılar, paranın ve zenginliğin insanların en büyük zaaflarınndan bir olduğunu bildikleri için Üstad’a bu yönden yaklaşmaya çalışmışlardır. Nitekim zengin olup lüks içinde yaşayabilmek için dünya görüşünden, savunduğu değerlerden ve hatta inancından taviz veren kişi sayısı çok fazladır. Bu zihniyetteki insanlar için maddi güçlük içinde yaşamak ve rahat bir yaşam standardına sahip olamamak, hayattaki en büyük felaketlerden bir tanesidir.

Bu tarz insanlar neticesinde biraz daha fazla çıkar elde edecekleri bir durum sözkonusu olduğunda her türlü ahlaksızlığı yapmaya razı olurlar. Ahlaklarından, iffetlerinden, kişiliklerinden, inançlarından sadece biraz daha lüks bir yaşam elde edebilmek için büyük tavizler verirler. Hatta günümüzde bu zihniyet o kadar yaygındır ki, sahtekarlık yapmadan, insanların hakkını eksiltmeden veya kendi hakkından fazlasını almadan hayatını devam ettiren insan sayısı son derece azdır. Bir çok kişi zengin olabilmek için ailesini, arkadaşlarını ve sahip olduğu tüm doğruları feda edecek kadar bu hırsa kendisini kaptırmıştır.

O nedenledir ki bu zihniyetin hakim olduğu cahiliye toplumu, müminlerin hiçbir menfaat beklentisi olmadan mücadele ediyor olmalarını bir türlü kavrayamaz. Müminlerin dini anlatmak için gösterdikleri çabanın karşısında mutlaka bir şekilde çıkar elde ettiklerini veya bir menfaat beklentisi içinde olduklarını düşünürler.

İnsanların bu konuda zaafı olduğunun bilinmesi bir kısım çevreleri, Üstad’ın hizmetlerini bu şekilde engelleyebilecekleri yanılgısına düşürmüştür. Bediüzzaman'ın tüm insani haklarını ve tüm maddi olanaklarını elinden aldıklarında, hizmetine devam etme konusunda yılgınlığa kapılacağını sanmışlardır. Sürgünde geçen yıllar boyunca Üstad’ın ne yiyecekleri, ne giyecekleri, ne yaşadığı evler, ne de herhangi başka bir konuda tek bir lüksü dahi olmamıştır. Bilakis Üstad yaşamı boyunca çok büyük yokluklar içinde yaşamıştır. Çoğu zaman tek kişilik hücrelerde ve tek kişilik kulübelerde, arkadaşlarıyla, ailesiyle ve tanıdıklarıyla görüşmesine, mektuplaşmasına bile izin verilmediği son derece insaniyetsiz bir ortamda tutulmuştur.

Hatta Bediüzzaman’a uygulanan bu zulüm zamanla o kadar şiddetli bir hal almıştır ki, mahalli hükümetler kendisinin ne ile geçindiği ve ne ile yaşadığını merak etmeye başlamıştır. Çünkü sıradan bir insanın bu koşullar altında hiç bir şikayeti olmadan yaşaması mümkün değildir.

Ancak tüm bu zorluklar Üstad’ın beklenilenin aksine çok daha fazla İslam'a ve müminlere bağlılığını artırmıştır. Zira iman eden bir insan dünyaya ait herşeyin ölüm ile birlikte son bulacağını bilir. O nedenle yaşamı boyunca kendi dünyasını değil, ahiretini kurtaracak bir çaba içinde olur. Önemli olan Allah'ın razı olması ve karşılığını ahiret gününde en güzeliyle vermesidir. Bu nedenle müminlerin mal konusunda bir zaafları olmaz. Nitekim Üstad’ın yaşadığı tüm maddi zorluklara rağmen her zaman halinden razı olması ve hizmetine her zaman şevk ve arzuyla devam etmesinin altında yatan da budur.

Ancak Üstad’ın bize bu açıklamayı yapmasının asıl sebebi, müminleri insan nefsindeki bu zaafa karşı uyarmak ve ayrıca inkar edenlerin müminlere bu yönden yaklaşabileceğine dikkat çekmektir. Nitekim günümüzde de aynı yöntemler uygulanmakta ve müminlerin maddi açıdan zor duruma düşürülmesi için bir çok yol denenmektedir. Bu nedenle müminlerin dünya malının ne kadar geçici ve değersiz olduğunu unutmaması ve her zaman katıksız olarak ahirete yönelmesi çok önemlidir