MÜMİNLERİN ÜZERİNDEKİ BÜYÜK SORUMLULUK

Allah'a ve ahiret gününe iman eden, Kuran ahlakını titizlikle yaşayan müminlerin üzerinde çok büyük sorumluluklar bulunmaktadır. Herşeyden önce Allah'ın varlığını ve birliğini bilen, sanatını ve üstünlüğünü takdir edebilen, dinini kabul eden ve yaşayan, dünyaya sadece imtihan edilmek üzere geldiğinin farkında olan bir mümin bu bilgilerini diğer insanlara da duyurmakla sorumludur.

Zira yeryüzünde çeşitli sebeplerle bu gerçeklerden gafil olarak yaşayan milyonlarca insan vardır. Üstelik bu gafletin karşılığını insanlar çok ağır bir bedelle ödemektedir. Bu gaflet zulüm, haksızlık ve adaletsizliğin hakim olmasına dolayısıyla pek çok masum insanın baskı ve şiddet görmesine sebep olmakta, milyonlarca insanın huzur ve güvenliğin yerine karmaşa ve düzensizliğin pençesinde yaşamlarını sürdürmeleriyle neticelenmektedir.

İnsanlığın büyük çoğunluğuna hakim olan bu gaflet dairesine karşı yürütülecek mücadelenin en mühim neferi ise müminlerdir. Zira insanların bir kısmı dünyanın gerçek yüzünü kavrayabildikleri ve ölümün ve hesap gününün yakın olduğunu bildikleri halde, şeytanın oyununa geldikleri için Kuran ahlakından yüz çevirirler. Mümin ise şeytanın insanlara oynadığı oyunları bozmakla görevlidir. Bunun için şeytanın insanlara verdiği tüm vesveseleri her yönüyle cevaplandırır, şeytanın kurmak istediği din dışı sistemleri temellerinden yıkmak için fikri bir mücadele yürütür. İnsanlara neden din ahlakına dönmeleri gerektiğini ve bu konuda neden irade göstermeleri gerektiğini en güzel şekilde anlatır ve öğretir.

Öte yandan bir kısım insanlar din hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadıkları için hak dinden uzak yaşarlar. İman edenler cahillikleri nedeniyle gafil yaşayan bu insanlara da bildiklerini öğretmek ve onları ahiretleri hakkında bilgilendirmekle sorumludur. Allah’ın varlığının delillerini, ahiretin yakınlığını, dinin hükümlerini en kısa sürede bu insanlara ulaştırmak her müminin üzerine farz olan bir ibadettir.

Görüldüğü gibi müminlerin sorumlulukları sadece kendi ahiretlerine yönelik değildir. Allah iman edenlere dünya üzerinde yaşayan insanların tümünün ahiretine yönelik bir çalışma yapılmasını ve insanların dinsizliğin getirdiği zulümden kurtarılmasını emreder. Ancak İslamı insanlara öğretmenin, sevdirmenin ve kavratmanın tek yolu yazılı ve sözlü tebliğ değildir.

İslamiyet'in nasıl yaşanacağı tüm bu çalışmaların yanı sıra, hal ile gösterilerek de insanlara öğretilir. Üstelik bu belki de sözlü ve yazılı anlatımdan çok daha etkili bir tebliğ yöntemidir. Çünkü samimi müminlerin yaşamı, dinin hak olduğunun delili hükmündedir. İftiralara uğrayan, haklarında tuzak kurulan, hapse atılan, toplumdan dışlanmaya çalışılan, yurdundan sürgün edilen insanların, tüm bunlara rağmen Allah’a imandan ve Kuran’a bağlılıktan vazgeçmemesi, birlik ve beraberlik içinde mücadelelerine devam etmeleri ancak savundukları fikrin hak olduğuna kesin olarak inanmaları ile mümkün olabilir. Bu iradeyi, dirayeti ve bağlılığı gören diğer insanlar doğal bir merak ve ilgi içinde İslam'a ve onu tanımaya yönelir. Çünkü hiç bir insan aklı, mantığı ve vicdanıyla tam olarak haklılığına kanaat getirmediği bir inanç için böylesine bir irade, sabır, kararlılık göstermez. Ayrıca yaşadığı her türlü zorluğa rağmen rahat, neşeli ve huzurlu bir ruh haline sahip olamaz.

İşte bu nedenle müminlerin ahlakını ve dine olan bağlılığını görmek, inkar edenleri dine yöneltmedeki belki de en etkili yöntemdir. Nitekim Üstad talebelerine yaptığı bir tavsiyede bu gerçeği çok hikmetli bir şekilde dile getirmiştir:

"Aziz, sıddık kardeşlerim! Sizin tesanüdünüze benim ziyade önem verdiğimin sebebi yalnız bize ve Risale-i Nur'a menfaati için değil, belki tahkikî imanın dairesinde olmayan ve dayanak noktasına ve sarsılmayan bir cemaatin kesin buldukları bir gerçeğine dayanmağa pek çok muhtaç bulunan avam-ı ehl-i iman için dalalet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir merci', bir mürşid, bir senet olmak cihetiyle sizin kuvvetli tesanüdünüzü gören kanaat eder ki; bir hakikat var, hiç bir şeye feda edilmez, ehl-i dalalete başını eğmez, mağlub olmaz diye manevi kuvvetiyle ve imanı kuvvet bulur, ehl-i dünyaya ve sefahete düşmekten kurtulur."

Bu sözler Allah’ın dinine samimi olarak bağlı olan müminlerin asla aklından çıkarmaması gereken bir düstur niteliğindedir. Allah’a iman eden bir insan sadece kendi hayatına karşı değil, çevresine karşı da büyük bir sorumluluk altında olduğunu asla unutmamalıdır. Aldığı bir karar, yaptığı bir konuşma veya gösterdiği bir tavır bir çok insan üzerinde çeşitli etkiler meydana getirecektir.

Üstad'ın da dikkat çektiği gibi müslümanlar arasındaki birlik ve beraberlik ruhu, kardeşlik anlayışı İslam'a dışarıdan bakan veya henüz kalbi dine yeni ısınmaya başlayan bir kişinin ilk dikkatini çeken unsurlardan birisi olacaktır. Müminlerin kendi içlerindeki tevazuları, birbirlerine verdikleri değer ve ihtimam, saygı ve sevgilerinin derinliği, kısacası gösterdikleri tüm güzel ahlak örnekleri kendi ahiretleri açısından olduğu kadar diğer insanların dine bakışı açısından da son derece önemlidir.

Müminlerin aralarındaki tesanütün gücü, hiç bir koşulda birbirlerine olan desteklerinin ve beraberliklerinin zedelenmemesi, inançlarının etrafında kenetlenmeleri ve İslam'a hizmetteki kararlılıkları, inancı zayıf olan insanların kalbine kuvvet verecektir. Bu nedenle müminler üzerlerinde nasıl büyük bir sorumluluk olduğunun bilincinde olmalı ve hiçbir zaman, hiçbir konuda bir gevşeklik içine girmemelidirler.