BEDİÜZZAMAN'IN TEVAZU ANLAYIŞI

İnsan türlü eksikliklerle ve acizliklerle yaratılmıştır. Ancak bu acizliklerin pekçok hikmeti ve iman edenler açısından hayırları vardır. Bu hikmetlerden en önemlileri ise acizliklerini düşünerek Allah’ın gücünü daha iyi görebilmeleri ve Allah’a karşı boyun eğici olmalarıdır.

Şüphesiz eğer Allah dileseydi, insanı kusursuz bir yaratılışa da sahip kılabilirdi. Nitekim cennette insan hem bedenen, hem de ruhen çok üstün bir yaratılışa sahip olacaktır. Ancak insanın kendisini ahirete maddi ve manevi olarak hazırlayabilmesi ve eğitebilmesi için, dünyadaki eksiklikleri görmesi ve yaşaması çok önemlidir. Böylece ahiretteki kusursuzluğun kıymetini ve değerini çok daha iyi anlayabilme imkanına ve Allah’ı hakkıyla takdir edebilecek bir anlayışa sahip olacaktır.

Ancak insanların bir çoğu, ne kadar aciz bir yaratılışa sahip olduğunu görmek istemez. Allah karşısında güçsüz olduğunu ve tüm yaşamının Allah’a bağlı olduğunu düşünmek ağırına gider. Kendisini Allah’tan müstakil, bağımsız bir güç gibi görmek ister. Kendisini güçlü görmek istediği için de Allah’ın kendisine bir lütuf ve nimet olarak verdiği herşeyi sahiplenir. Allah’ın ona ilham ettiği yeteneklerini, aklını, düşüncelerini, kararlarını kendi gücüyle elde ettiğine kendisini inandırır.

Halbuki Allah’tan müstakil bir varlık olduğuna inanan bu insan zaman gelir bir konuyu anlatacakken söyleyeceklerinin tümünü unutuverir. Bir cümleye başlar, ne söyleyeceğini unuttuğu için cümlenin sonunu getiremez. Yürürken bir anda elinde olmadan dengesini yitirdiği için düşer ve aylarca yataktan kalkamaz. Yemek yerken boğazına kaçan ufak bir ekmek parçasına karşı hiç bir şey yapamadığı için, bir anda nefes alamaz hale gelir. Sebebi bilinmeyen bir başağrısına yakalanır, sorulan sorulara cevap veremeyecek, kimseyi dinleyemeyecek, yemek yiyemeyecek, işine gidemeyecek kadar çaresiz bir duruma düşer. Başına gelen bir darbe bir anda hayatı boyunca yaşadığı herşeyi ona unutturur ve kim olduğunu hatırlayamayacak duruma düşer.

Tüm bunlar insanlar için an meselesi olan şeylerdir. Şu an siz bu gazeteyi okurken hiç beklenmedik bir başağrısının başlaması, bir anda kalp damarlarınızdan birinin tıkanması, beyninizdeki bilinmedik bir sebeple bir anda bir kanama meydana gelmesi ve gazeteyi elinizde tutamayacak, okuduğunuz bu satırları göremeyecek hale gelmeniz an meselesidir. Eğer tüm bunlar olmuyorsa ve siz sağlıklı bir şekilde hayatınıza devam edebiliyor, bu yazıları okuyabiliyor ve kavrayabiliyorsanız bu sadece Allah böyle dilediği için gerçekleşmektedir. Yoksa sizin kendi hayatınızı yönlendirme ve devam ettirebilme gücüne sahip olmanızdan değil.

Eğer insanın böyle bir gücü olsaydı, yukarıdaki saydıklarımızı engelleyebilmesi gerekmez miydi? Aklına, zekasına, hafızasına, yeteneklerine kendi gücüyle sahip olan bir varlık nasıl olur da bir cümleye başladığında sonunu nasıl getireceğini unutur? Ya da nasıl olur da beynindeki ufak bir kanama aklını, zekasını, konuşma, yürüme ve düşünme yeteneğini tümüyle elinden alabilir ve dünyanın en zeki insanını kendi adını bile hatırlayamayacak hale getirebilir?

Görüldüğü gibi insanın sadece tek bir dakika samimi tefekkür etmesi Allah’a ne kadar muhtaç ve Rabbi'nin karşısında ne derece güçsüz olduğunu görebilmesi için yeterlidir.

İnsanlar ancak Allah’ın dilediği kadar ve Allah’ın dilediği sürece akla, hafızaya veya yeteneğe sahip olabilirler. Bunu unutan bir insan büyük bir hata yapmış olur. Yazılan bir yazıyı insana yazdıran ancak Allah’tır. Bu yazıdaki her satırı ve kelimeyi o kişiye Allah ilham eder. Allah dilediği an dünyanın en ünlü yazarının aklına yazacak tek bir cümle bile gelemez. Allah ilham etmediği sürece bu insan hiç bir düşüncesini yazıya dökemez.

Ya da Allah dilemediği sürece bir insan aklından geçenleri dile getiremez. İnsanın konuşurken sarfettiği her cümleyi ona Allah ilham eder. Örneğin benim şu ana kadar yazdığım bu yazının her cümlesini bana ilham eden Allah’tır. Benim için bu konuyu seçen, yazının başlığını tayin eden ve nasıl yazacağımı bana bildiren Allah’tır. Allah ilham etmediği sürece ben sonsuza kadar düşünsem, yine de bu yazıdaki cümleleri arka arkaya getirmeye güç yetiremem.

Bu gerçeği en güzel ifade eden kişi, dünyanın en değerli eserlerinden birinin yazarı olan Üstad Said Nursi’dir. Üstad Risale-i Nurlar'ın gerçek yazarının Allah olduğunu ve kendisinin sadece bu eseri yazmaya vesile olmak için seçilen şanslı bir kul olduğunu şu şekilde dile getirmektedir:

“Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlı milyonlarla fedakârları bulunan meşrebler, meslekler, tarîkatlar, bu dehşetli dalalet hücumuna karşı zahiren mağlubiyete düştükleri halde benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz ve mütemadiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfir etmek vaziyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale-i Nur'a sahib değildir ve o eser onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîm'in bu zamanda bir nevi mu'cize-i maneviyesi olarak rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur'da öyle parçalar var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile temin ediyorum ki, Eski Said'in (R.A.) kuvve-i hâfızası da beraber olmak şartıyla o on dakika işi on saatte fikrim ile yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz'ü ne ben ve ne de en müdakkik dindar feylesoflar altı günde o tahkikatı yapamazlar ve hâkeza...…"

Üstad’ın bu sözleri gerçek bir tevazunun nasıl olması gerektiğini anlamamız açısından da çok önemlidir. Çünkü Üstad dünya tarihinin en değerli eserlerinden birini meydana getirdiği halde, hiç bir zaman kendisini önplana çıkarmamış her zaman herşeyin asıl sahibi olan Allah’ı yüceltmiştir.

Sahip olduğumuz herşeyi bize veren Allah, tüm varlık alemini vareden ve idare eden yegane güçtür. Bu gerçeğin iyice düşünülmesi ve kalbe samimi olarak yerleştirilmesi gerçek tevazuya sahip olmanın tek yoludur.