CAHİLİYE TOPLUMUNUN KENDİSİNE TANIDIĞI HAKLAR

İnsanların hayatları boyunca yapmaya kendilerine "hak" gördükleri pek çok tavır vardır. Kimi insan kibirli ve soğuk olmayı, kimi insan çevresindekilere karşı alaycı bir tavır takınmayı, kimi insan öfkeli olmayı karakterlerinin bir parçası olarak görürler ve bu yanlış tutumlarını değiştirmek için çaba göstermezler. Hayatlarını Kuran ahlakıile şekillendirmedikleri için, kendilerine tanıdıkları bu hakların büyük bir kısmı onları güzelliğe ve iyiliğe değil, çirkinliğe ve kötülüğe sürükler. Bu durum onları sıkıntıya sokar, zarar verir ve mutsuzluk getirir. Kendilerine hak olarak gördükleri yanlış ve kötü ahlak özelliklerinin zararlarını hem bu dünyada, hem de ahirette fazlasıyla görürler.

Aslında bu insanların bir kısmı da dini yaşamamak için böyle bir mantık geliştirirler. Bu insanlar herşeyden önce "dünyayı doyasıya yaşamaya hakları olduğunu" düşünürler. Elbette dünya hayatı pek çok nimetle ve güzellikle doludur ve tüm insanlar bu güzelliklerden faydalanırlar. Ancak bunların her biri geçici olan değerlerdir. Dünyada sahip olunan veya arzu edilen her türlü nimet, ahiretteki asıllarının bir nevi habercisi niteliğindedir. Mühim olan bu dünyada sahip olunan herşey için şükredici olmak, bu nimetleri bizlere veren Allah’ın rızasını rızasını kazanmak için çaba sarf etmek ve Allah'ın bu nimetlerin asıllarını bize ahirette vermesi için dua etmektir.

Ancak dünya hayatına kapılıp giden pek çok insan bu gerçeği düşünmediği için kendisini hayatının sahibi olarak görür ve bu nedenle kendisine bir takım haklar tanır. Çoğu insanı dinden uzaklaştıran bu "haklar"dan biri “Gençken istediği gibi yaşamaya hakkı olduğunu zanneden” insanların durumudur.

Cahiliye toplumunda bir çok insan gençlik yıllarının hayatın çok özel bir dönemi olduğunu ve bu yılların insana bir anlamda dokunulmazlık getirdiğini düşünür. Bu yaşlarda işlenen günahları, yapılan hataları, girilen haramları zararsız görür. Çünkü gençlerin hayatlarını diledikleri gibi yaşamaya hakları olduğuna inanır. Bir gencin namaz kılmama, ibadet etmeme, dinini bilmeme, vicdanlı davranmama gibi bir ayrıcalığa sahip olmasının Allah katında ne kadar büyük bir hata olduğunu görmezler. Cahiliyede çok sık rastlanılan “daha yaşı çok genç, her türlü çılgınlığı yapmak hakkı” sözü harama girme konusunda insanların gençlere kendi akıllarınca tanıdıkları hakkı ifade etmektedir.

Halbuki Allah katında kadın-erkek, genç-yaşlı ayırımı yapılmadan her insan eşit sorumluluğa sahiptir. Dinin hükümlerine itaat etme, ibadetlere titizlik gösterme, haramlardan sakınma, güzel ahlaklı olma genç yaşlı, kadın erkek bütün insanların üzerine farzdır. Bir çocuk, aklı ve şuuru Allah’ı kavrayacak çağa geldiğinde, tüm bu hükümlerden ve dinine uymaktan sorumlu olan bir insan haline gelmiş demektir. Hatta Kuran'da kıssaları anlatılan peygamberlerin bir kısmının yanında sadece gençler bulunmakta, bir avuç genç dışında kimse peygamberlerle birlikte olmaya cesaret gösterememektedirler. Allah genç yaşta din ahlakını yaşamanın makbuliyetine bir çok ayetle de işaret etmiştir. Genç bir insan yaşının verdiği enerji ve güç ile Allah’ın dinine daha fazla hizmet edecek, hayırlarda yarışacaktır.

Aslında insanları gençken dini yaşamaktan uzak tutan en büyük nedenlerden birisi, ölümü kendilerinden uzak görmeleridir. Oysa hiçbir insan ecelin kendisine ne zaman geleceğini bilemez. Allah’ın insan için yarattığı kaderde, ecel bir insanı çok genç bir yaşta da yakalayabilir. Böyle bir durumda hiç kimse ahirette Allah’a karşı bir mazaret öne süremeyecektir. Bu nedenle cahililyenin gençlere tanıdığı bu hak, Allah katında geçerli olmayan batıl bir haktır.

İnsanların kendilerine tanıdıkları bir diğer hak da servetlerini istedikleri gibi harcayabilecekleri yönündeki düşünceleridir.

Hayatınız boyunca muhakkak sahip olduğu servetini dilediği gibi harcama hakkına sahip olduğunu düşünen insanlarla karşılaşmışsınızdır. Bir çok insanın “kendi param, istediğim gibi harcarım”, “kendi evim ister satarım, ister yakarım”, “kendi malım, nasıl istersem öyle kullanırım” dediğini duymuşsunuzdur. Elbette her insan malı ve mülkü ile dilediği gibi yatırım yapmakta, parasını dilediği işe yatırmakta özgürdür. Ancak yukarıda sıraladığımız cümlelerin temelinde yer alan mantık pekçok insanın parasını israf etmesine, ihtiyaç içinde bulunan milyonlarca insan varken parasını hayra değil, şerre harcamasına yol açmaktadır

Aslında bu sözlerin altında insanın Allah’ı gereği gibi takdir edememesi ve kendi acizliğini unutması yatar. İnsanların bir çoğu çalışarak kazandıkları servetin kendilerine ait olduğunu zannederler. Halbuki insanoğlu yeryüzündeki tek bir çakıl taşının dahi sahibi olamaz. Çünkü yerde ve gökte herşeyi yaratan Allah’tır ve Allah mülkün tümünün tek sahibidir. Allah’ın mülkünde ortağı yoktur. Hiçbir insan, hiçbir varlık ve hiçbir güç Allah’ın mülküne ortak olamaz. Bu nedenle insan aslında sahip olduğunu sandığı servetin gerçek sahibi değildir.

Unutmamak gerekir ki insanı çalıştıran ve sonra ona sahip olduğu mülkü veren Allah’tır. Ve Allah Kuran’da, insana bu mülkü kendi rızası için harcaması için verdiğini bildirir. Nasıl harcaması gerektiği ise ayetlerde tarif edilir. Örneğin her zenginin malında, ihtiyaç içinde olanlara bir hak vardır. Ancak cahiliye bu hakkı reddeder ve malındaki hakkın tümünün kendisine ait olduğunu düşünür. Aynı zamanda her insan malının ihtiyacından fazlasını vermek ve bunu Allah rızası için harcamakla yükümlüdür.

Nitekim Bediüzaman da gençlik ve mal gibi dünya nimetlerinin üstünde hak iddia edenleri şöyle uyarır: “O kadar sevdiğin mal ve evlâd ve perestij ettiğin nefis ve heva ve meftun olduğun gençlik ve hayat zayi' olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.”

İşte bu sözlerden öğüt alan bir insanın ilk yapması gereken şey tüm hayatını Allah’ın razı olacağı şekilde düzenlemek, sadece Kuran mantığı ile düşünmek ve Kuran ahlakını en kamil şekilde yaşamaktır. Aksi durumda ölümle karşılaştığında tarifi olmayan bir pişmanlık yaşayacaktır.