NEFSİN OYUNLARINA KARŞI DİKKATLİ OLMAK

İnsan hayatının her anında, içindeki iki farklı duyguyla karşı karşıyadır. Örneğin bir tartışma sırasında içinden bir ses ona tartışmaya devam etmesini, hatta sesini yükseltip kırıcı olmasını ve ancak bu şekilde rahatlayabileceğini söylerken diğer ses bu tartışmanın hiçbir hayırlı neticesinin olmayacağını ve insanlara zarar vermemesi gerektiğini telkin eder. Yada ihtiyaç halinde birisini gördüğünde içinden bir ses bu kişiye yardımcı olması gerektiğini, sadaka vermenin önemli bir ibadet olduğunu söylerken, diğer ses ise bu parayı kendisine ayırması gerektiğini, bu kişiye elbette yardım edecek birinin bulunacağını söyler. Bunun gibi insan hayatının her anında bu iki sesden birini tercih etmek zorundadır. Bunlardan daima kötülüğü emreden ses Kuran’da bize nefis olarak tanıtılır. Daima iyiliği emreden ise vicdanın sesidir.

Müslümana yakışan ise daima vicdanından yana olmaktır. Ancak nefs insanı kendisinden yana çevirmek ve dediğini yaptırtmak için her türlü yola başvurur. İnsanın nefsin bu oyunlarına karşı dikkatli olması, nefsini çok iyi tanıması ve güzel ahlakı yaşamak konusunda iradesinin güçlü olması gerekmektedir. Üstad’ın da insanlara nefislerinin oynayacağı oyunlarla ilgili bir çok hatırlatması olmuştur. Bu oyunlardan en temel olanını ise Üstad şu sözleriyle tüm inananlara açıklamıştır:

“Şeytanın mühim bir sinsi planı, insana kusurunu itiraf ettirmektir, ta ki bağışlanma ve Allah’a sığınma yolunu kapasın. Hem nefsi insaniyetinin enaniyetini tahrik edip, ta ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta kusur ve günahlarından takdis etsin..

Nefsini suçlayan kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, bağışlanma diler. Bağışlanma dileyen Allah’a sığınır. Allah’a sığınan şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse affa müstehak olur.” (Lemalar, sf.91)

Nefse karşı dikkatli olurken, onu şeytanın yönlendirdiğini ve şeytanın da amacının insanı cehenneme sürüklemek olduğunu asla akıldan çıkarmamak gerekir. Böylece nefse karşı daha hassas ve daha uyanık olunabilir. Unutulmamalıdır ki nefs insanı cehenneme sürükleyecek her türlü yolu dener. Bu yollardan bir tanesi de kusuru itiraf ettirmemektir.

Her insanın nefsi ona hatasız olduğunu ve her zaman haklı olanın kendisi olduğunu fısıldar. Sadece vicdan kişiye hatalı olduğunu noktaları ve eksiklerini ilham eder. Ancak insan eğer nefsinden yana olursa o zaman hiçbir konuda hata yaptığını kabul etmez. Nitekim insanların bir çoğunda bu özelliği görmek mümkündür. Hatalı bir söz söylediğini veya yanlış bir iş yaptığını, nefsine uyup yanılgıya kapıldığını itiraf eden insan sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. İnsanlar ancak daha kolay açıklayabileceklerini düşündükleri, gururlarına o kadar ağır gelmeyen hatalarını veya yıllar önce yada gençlik zamanlarında yaptıkları hataları nadiren de olsa kabul ederler. Yaptığı hatayı hemen akabinde kabul edip telafi etmeye çalışan insanların sayısı ise gerçekten çok azdır. Üstad böyle durumlarda insanların bir çoğunun nefsin avukatlığını yaptıklarını belirtir ve bunun tehlikelerine karşı tüm müslümanları uyarır.

Nefsin avukatlığını yapmanın ve hatayı kabul etmemenin, Üstad’ın dikkat çektiği iki büyük tehlikesi vardır. Bunlardan bir tanesi nefsini savunan bir insanın, Allah’tan bağışlanma dilememesidir. İkincisi ise Allah’a sığınmamasıdır. Hata yapan kişi eğer nefsinin avukatlığını yapmaya karar verirse, o zaman bunun vicdan azabından kendisini kurtarabilmek için yaptığının hata olmadığına kendisini ikna eder. Böylece nefsini daha içten ve daha samimi bir şekilde savunabilecektir. Hatta nefis bu konuda insana öyle oyunlar oynar ki, insan neredeyse yaptığı hataları bir süre sonra birer maharet gibi görmeye başlar. Dolayısıyla kendisini hata yapmadığına inandıran bir insan, bu hatasından dolayı Allah’tan bağışlanma dilemeyi de düşünmez. Oysa tevbe bir insanın Allah’ın rahmetine, merhametine, bağışlayıcılığına sığınması anlamına gelir. Allah’a sığınan bir insan ise şeytana karşı kuvvet bulur ve güç kazanır. Böylece şeytanın şerrinden kurtulmuş olur. Dolayısıyla hatasını kabul eden bir insanın bu güzel tavrı, bir çok hayır ve güzellikle neticelenir.

Aksi bir tavır ise insan için büyük bir tehlikedir. Çünkü insan dünyada yaptığı her hatanın hesabını ahirette verecektir. Yaptığı hataların ahirette affedilmesi ise onun dünyadayken bu hataları için tevbe edip bağışlanma dilemesine ve ahlakını düzeltmesine bağlıdır. Eğer nefis insanın yaptığı hataları görmesini ve tevbe etmesini engellerse, o zaman insan ahirette cennete gitmeyi umut ederken, kendisini bir sürü günahkarın arasında cehenneme yüzüstü sürüklenirken bulabilir.

Bu nedenle Bediüzzaman’ın da tavsiye ettiği gibi, bir insan eğer nefsin bu oyununa gelmek istemiyorsa o zaman nefsinden taraf olmaktan şiddetle kaçınmalıdır. Eğer nefsini savunmaz, kusurlarını kabul ve itiraf ederse o zaman o kusur kusur olmaktan çıkar. İşte bu yüzden insan kusurundan nefsine sahip çıkarak değil, ancak nefsini suçlayarak kurtulacağını bilmeli ve buna uygun bir ahlak içinde davranmalıdır.