|
İMAN
İNSANI EBEDİYETE LAYIK KILAR
İman
edenlerin sayısının her devirde çok az olacağı Kuran’da bildirilmiştir.
Gerçekten de insanların çoğu Allah'ın varlığını gereği gibi takdir
edemez ve O’ndan gereği gibi korkmaz. Kimi insanlar Allah’a iman
ettiğini söyler, ancak dinin gereklerini yerine getirmez, kimi ise
dinin nefsine hoş gelen hükümlerini uygular, fakat nefsi ile çatışan
durumlarda hemen ters döner. Bazı insanlar da dini yalnızca sosyolojik
bir olgu olarak değerlendirip, toplum düzeni için dinin varlığının
zaruri olduğunu kabul ederler, ancak hayatlarının her anını Allah’ın
göndermiş olduğu dine göre yönlendirebileceklerine inanmazlar. İşte
bunların her biri kalplerine imanın tam olarak yerleşmediği kişilerdir.
Oysa
Bediüzzaman’ın da bildirdiği gibi insanın bu dünyaya gönderilmesinin
hikmeti ve gayesi; "Halık-ı Kainatı tanıması ve O'na iman edip
ibadet etmesi; ve o insanın vazife-i fıtratı ve fariza-ı zimmeti,
marifetullah ve iman-ı billahtır ve izan ve yakin ile vücudunu ve
vahdetini tasdik etmesidir". Yani insanın yaratılış vazifesi
kainatın yaratıcısı olan Allah'ı bilmesi ve tanıması, inancı, aklı
ve basireti ile Allah'ın birliğini tasdik etmesi ve O'na kullukta
ve ibadette bulunmasıdır. Bu nedenle insan Allah’a gönülden iman
etmeli ve emirlerine şartsız olarak boyun eğmelidir.
Bu
nedenle bir kişinin taklidi ve sathi mi, yoksa tahkiki ve gerçek
imana mı sahip olduğu çok önemlidir. Çünkü Allah’ın Kuran’da tarif
etttiği imanda hiçbir şüphe, tereddüt, bocalama yoktur. Gerçek imanda
Kuran’ın bir kısmını uygulayıp, bir kısmını gözardı etmek olmaz.
Samimi müminin imanı şartlı değildir. Samimi iman, koşullara göre
şekil değiştirmez. Her zaman, her yerde şiddeti ve derinliği aynıdır.
Buna
karşılık bazı insanların Allah'a iman etmemelerinin nedenlerinden
birisi ise hep bir olağanüstülük ve mucize bekleyişi içerisinde
olmalarıdır. Bu görüşte olan kişiler tarih boyunca kendilerine Alllah’ın
varlığını anlatan ve dinin hükümlerini tebliğ eden peygamberlere
ve büyük İslam alimlerine karşı da hep aynı beklentilerini dile
getirmişler. İnkar edenler ve inkarlarında direnenler, başta gayba
dair bilgiler olmak üzere hiçbir şeye görmeden ve bizzat duymadan
inanmak istemezler. Hatta “insan ancak gözü ile gördüğü, kulağı
ile duyduğuna inanmalıdır” sözü de bu ruh halini çok güzel ifade
etmektedir. Bu nedenledir ki gönderilen peygamberlere kavimleri
hep "Rabbinden
üzerine bir mucize indirilse ya!" (Yunus
Suresi, 20) demişlerdir. Örneğin Hz.
Musa peygambere kavmi; "Ey
Musa, biz Allah'ı apaçık görünceye kadar sana inanmayız." (Bakara
Suresi 55), Hz. İsa
peygambere ise, "Rabbin
bize gökten bir sofra indirebilir mi?" (Maide suresi 112)
diyerek mucize gördükleri takdirde inanacaklarını söylemiţlerdir.
Benzer ţekilde kavmi de Peygamber Efendimize "Hayır"
dediler. (Bunlar) Karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur;
hayır o bir şairdir. Böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi
bize de bir mucize getirsin." (Enbiya suresi, 5) diyerek
inkar etmişlerdir. Halbuki insan bir şeyi gözü ile görür kulağı
ile duyarsa istese de istemese de ona inanmak zorundadır. İman yalnızca
görüleni ve olayların dışta olanını değil, görülmeyenin ve bilinmeyinin
de varlığını kabul etmektir.
Öte
yandan Allah katında ölüm anının gelmesiyle birlikte, artık gerçekle
karşılaşan kişinin “artık ben iman ettim” demesinin de bir kıymeti
yoktur. Hayatını inkar, zulüm ve ziyan içinde geçiren pek çok kişi
ölüm meleklerini gördüğünde hayatı boyunca Allah’ı bir an bile olsun
düşünmemenin, kendisini bugünüyle uyarıp doğru yola davet edenlerin
sözünü dinlememesinin pişmanlığını yaşar. Ancak son anda duyulan
bu pişmanlığın kişi için bir faydası yoktur. Dünyaya dair herşey
bir daha geri dönülmemek üzere geride bırakılmıştır. Kuran’da anlatılan
Firavun kıssası da bu duruma güzel bir örnektir. Hz. Musa Firavun’a
Allah’ın varlığını anlatmış ve dinin hükümlerini tebliğ etmiş, ancak
karşılığında oldukça zalim ve gaddar bir tutumla karşılaşmıştır.
Hayatı boyunca iman edenlerin imanlarıyla alay eden Firavun ecel
anı geldiğinde, ölüm meleklerini ve kendisine vaat edilenleri yakin
gözüyle karşısında gördüğünde iman etmiştir. Oysa böyle bir durumda
ahiretin varlığı iman konusu olmaktan çıkıp, kesin bir gerçek olmuştur.
Dolayısıyla insan için inkar gibi bir seçenek kalmaz. Bu konuda
Bediüzzaman da
"Görmediğin şeyi inkar etme.
Herşey senin malumatında münhasır değildir"
demiştir.
İnsan
ister inansın ister inanmasın, sonucundan yalnızca kendisi sorumludur.
Allah Ganiy'dir, kullarının ibadetlerine hiçbir şekilde ihtiyacı
olmayandır. Fakat şu gerçek unutmamalıdır ki, eğer insan Allah'a
ve dine gereği gibi bağlanmazsa sıkıntı ve belalar peşini bırakmaz.
Mutlak huzur ve rahatlığı yakalayamaz. Bediüzzaman'ın dediği gibi
"Kimin
için Allah var, ona her şey var. Ve kimin için yoksa herşey ona
yoktur, hiçtir. İmanda manevi bir cennet ve dalalette manevi bir
cehennem bu dünyada dahi vardır".
Akıllı
ve karlı olan davranış, insanın nefsinin bencilliklerinden kendisini
çekerek, yalnızca Allah'a yönelmesidir. Ondan başkasına yönelenler
ihtiyaçlarına ve isteklerine hiçbir şekilde karşılık bulamazlar.
O halde Bediüzzaman’ın da bildirdiği gibi;
"Ey
insan! Sen kendini kendine malik sayma. Çünkü sen kendini idare
edemezsin. O yük ağırdır, kendi başına muhafaza edemezsin. Belalardan
sakınıp levazımatını yerine getiremezsin... Öyleyse beyhude ızdıraba
düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır. O malik hem Kadir'dir, hem
Rahim'dir. Kudretine istinad et, rahmetini ittiham etme. Kederi
bırak, keyfini çek, zahmeti at, safayı bul."
|