|
MÜMİNLERİN
İTTİFAKINDA ESAS OLAN İHLAS, SADAKAT VE TESANÜTTÜR
Cahiliye
toplumunda hemen hemen hiç bir konuda insanlar arasında tam bir
fikir birliği sağlanamaz. İnsanlar her konuda farklı cephelere ayrılmıştır.
Ancak bu farklı cephelere ayrılan düşünce sistemleri de kendi içinde
bir birlik oluşturamaz. Çünkü cahiliye ahlakında düşünceden, inançtan,
felsefeden önce insanların şahsi çıkarları gelir. Bir fikri savunan
insanlar, o fikre sahip çıkarken önce kendi çıkarlarının ve geleceklerinin
hesabını yapar ve kendi menfaatlerine uyduğu oranda bu fikri savunurlar.
Bu nedenledir ki, cahiliye arasında hiçbir zaman, hiçbir konuda
sadakate, vefaya, güvene, tesanüte dayalı bir birliktelik kurulamaz.
Halbuki
müminlerin birlikteliğinde esas olan ihlas, sadakat ve tesanüttür.
Müminlerin savundukları ve uğrunda mücadele ettikleri değerler hiçbir
dünyevi çıkarla mukayese edilemez. Hiç bir mümin İslamı ve Kur’an
ahlakını kendi çıkarları için savunmaz veya herhangi bir çıkar gözettiği
için müminlerle birlikte olmaz. Müminlerin birlikteliğindeki tek
gaye Allah’ın rızasını kazanma arzusudur. Müminler ortak bir inanç,
ortak bir hedef ve ortak bir ahlak gereği bir araya gelirler. Hedefleri
ortak olduğu için çıkarları da ortaktır. Allah’ın dinine uygun olan
ve insanların hayrına olan herşeyi kendi kazançlarına görürler.
Bu bilinçle birlikte hareket eder ve hiç bir konuda çıkar çatışmalarından
kaynaklanan bir ayrılık içine girmezler. Bu, iman edenlerin dünyaya
yönelik bir beklentileri olmaması ve yalnızca ahireti düşünüyor
olmalarının da bir göstergesidir. Mal, makam, mevki gibi dünyaya
ait değerlere önem vermemeleri onların birlikteliğine güç katan
unsurlardan biridir.
Müminlerde
makam hırsı yoktur
İnsanların
bir araya gelerek ortak hareket etmeye karar verdikleri pek çok
işte en büyük sorun kimin hangi makama sahip olacağı konusudur.
Aynı kültür, bilgi ve tecrübeye sahip olan insanlar biraraya geldiğinde
hiç kimse bir diğerinin kendisine üstün bir konuma sahip olmasını
istemez. Yönetilen değil, yöneten olmak ister. Başkalarının övülüp
kendisinin övülmemesi onu rahatsız eder. Sürekli arka planda kalma
korkusu içinde olur. Kendi başarılarının gündeme gelmesini, kendisine
minnet duyulmasını, hep kendisinin ön planda olmasını ister. Ancak
herkesin önde olmayı arzu ettiği bir birliktelikte bu durum doğal
olarak bir sorun haline gelir. Herkes kendisinin diğerinden daha
iyi olana layık olduğunu, diğerinden daha üst makamda olması gerektiğini
düşündüğünden kimse asıl amaca yönelik çalışmalar yapamaz, işinde
verimli sonuçlar alamaz.
Bu
durumda sırf makam ve mevki tutkusuyla çatışmalar, tartışmalar ve
hatta ayrılıklar yaşanır. Üstelik bu günlük hayatta çok sık rastlanılan
durumlardan biridir. Örneğin bir işyerinde hiç kimse kendisinden
daha alt mevkide olan birinin odasının kendi odasından daha geniş
veya daha konforlu olmasına tahammül edemez. Kendisine gelmeyen
bir davetiyenin ona gelmesinden, kendisine yapılmayan bir iltifatın
ona yapılmasından, kendisine verilmeyen bir ödülün ona verilmesindan
dolayı büyük bir kıskançlık içine girer. Tüm sektörlerde, küçük
büyük bütün şirketlerde bu tip bir iç kavga yaşanır. İnsanlar sahip
oldukları ahlak özellikleri nedeniyle bir türlü birlikte hareket
etme yeteneği gösteremezler.
Üstelik
içlerinde barındırdıkları hırs ve tutkuları Said Nursi’nin de belirttiği
gibi her zaman hırsını yaptıkları şeyden mahrum kalmalarına, yücelmek
isterken alçalmalarına neden olur. Üstad’ın bu sözleri müminlerin
tefekkürü açısından da son derece hikmetlidir: “Hırs,
sebeb-i heybettir ve illet ve zillettir ve mahrumiyet ve sefaleti
getirir. Tevekkülvari taleb-i rızık ise bilakis medar-ı rahattır
ve heryerde hüsn-ü tesirini gösterir.”
İşte
müminlerin cahiliyenin aksine her konuda birlikte ve uyumlu hareket
edebilmelerinin sırrı da gösterdikleri güzel ahlaklarıdır. Müminlerde
dünyaya yönelik bir makam veya itibar elde etme hırsı yoktur. Onlar
yaptıklarının karşılığını dünyada değil, ahirette beklerler. Bu
nedenle kendi yaptıklarından dolayı dünyada hiçbir menfaat elde
etmemiş olmaları, isimlerinin zikredilmemesi ya da herhangi bir
iltifat almamaları onları üzüp telaşa kaptırmaz. Bilakis ihlaslarının
zedelenmemesi için adlarının duyulmamasını, yaptıklarının karşılığında
hiçbir maddi kazanç elde etmemeyi tercih ederler. İman edenler diğer
müminlerin kendisinden daha önde olmasından dolayı kıskançlık değil,
kıvanç duyarlar. Kendisinin yerine onun isminin övülmesi, onun ödüllendirilmesi,
ona makam ve mevki verilmesi kendisine daha büyük bir zevk verir.
Müminler için dünyadaki değil, ahiretteki konum ve derece önemlidir.
Bunun da ancak takva ve güzel ahlakla olacağını bilirler.
Bu
bakış açısına sahip olan müminler birlikte bir iş yapmaya karar
verdiklerinde aralarında hiçbir şekilde hırs olmaz. Hatta herkes
birbirini destekleyerek, kendi önüne geçirmeye çalışır. Müminler
birbirinlerine karşı itaatli ve boyun eğicidir. Herkes birbirinin
tavsiyesine uyar, sözünü tutar. Kimin hangi işi yaptığı hiç önemli
olmaz. Örneğin bütün çalışanlarının mümin olduğu bir gazetede, genel
yayın yönetmeni, yazar, sekreter, çaycı, santral memuru, gece bekçisi
arasında bir ayırım olmaz. Çünkü müminler için yaptıkları iş değil,
bu işi Allah rızası için yapmaları önemlidir. Bu nedenle herkes
en iyi yapabileceği işi seçer ve onu yapar. Kimsenin bir diğerinin
gözünde yeri olmaz. Görev verildiğinde herkes her işi yapmaya talip
olur. Kimse yanındaki mümini yaptığı işe göre değerlendirmez. Önemli
olan takvadır ve kimin takva olarak daha yüksek olduğu ise ancak
Allah katındadır.
|