ZORLUKLARIN GERÇEK ANLAMI

Bazı olaylar vardır ki, iyilerle kötüleri, samimilerle samimiyetsizleri, dürüstlerle yalancıları, vicdanlılarla vicdansızları, adaletle davrananlarla hak yiyenleri, sabredenlerle sabredemeyen zayıfları keskin bir çizgiyle birbirinden ayırır. Bu olaylar dışarıdan bakan ve Kuran'ı bilmeyen, geçmişte yaşamış olan peygamberlerin, Hz. Muhammed'in ve yanındaki mübarek sahabelerin hayatlarını bilmeyenler için şer gibi görünürler. Bu olaylara maruz kalanların sonlarının geldiğini, büyük bir sıkıntıya düştüklerini zannederler. Ancak, gerçekte, herşeyin özünde tüm bu olaylarda iyiler, samimiler, dürüstler, vicdanlılar ve sabır ehli olanlar için büyük hayırlar, güzellikler, neşe, şevk ve coşku saklıdır. Herşeyden önce dediğim gibi kimin ne olduğu ortaya çıkar. İyiler daha da sivrilir, iyilikleri, takvaları, güzellikleri iyiden iyiye ortaya çıkar. Kötülerin de kalplerindeki tüm rezillikler, aşağılık hisler ortaya dökülür, kendilerini iyiden iyiye deşifre ederler.

Geçmişte olduğu gibi bugün de iyiler, güzellikleri savunanlar, müslümana yakışır şekilde birbirlerine hüsnü zan gösterenler, Kuran'da emredildiği gibi "birlik olup haksızlığa karşı gelenler" kendilerini iyice ortaya çıkarmışlardır. Onlar zaten bugüne kadar iyilerden bilinen insanlardır. Ancak bugün, belki de en zorlu günlerde, en fazla tehdite, hakarete, iftiraya maruz kalındığı günlerde, haksızlığa uğrayanlara destek olmuşlar, sözleriyle, kalemleriyle, hikmetleriyle gerçekleri ortaya koymaktan çekinmemişlerdir. Müminin kınayanın kınamasından korkmayan olduğunu ehli dalalete de göstermiş, hatta onları şaşkınlığa sürüklemişlerdir.

İnkarcıların en büyük arzusu müminlerin aralarında çekişmelerini ve onların birbirlerine düşmelerini sağlamak, böylece onları güçten düşürerek, zayıflatmaktır. Ancak müminlerin birbirlerine yardımcı ve destekçi olmaları inkarcıların oyunlarını bozar. Onların attıkları iftiraları dinlemediklerini, bunların tamamının iftira olduğunu bildiklerini söylemeleri ise müfterilerin haberlerini, uydurdukları senaryoları, aralarındaki sinsi konuşmaları boşa çıkarır.

Allah Şura Suresi'nin bazı ayetlerinde müminleri şöyle tarif eder:

(Bunlar,) Büyük günahlardan ve çirkin -utanmazlıklardan kaçınanlar ve gazablandıkları zaman bağışlayanlar, Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler, ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır. Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa) artık onun ecri Allah'a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez. Kim zulme uğradıktan sonra nusret bulur (hakkını alır)sa, artık onlar için aleyhlerinde bir yol yoktur. Yol, ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere 'tecavüz ve haksızlıkta bulunanların' aleyhinedir. İşte bunlara acıklı bir azab vardır. (Şura Suresi, 37-42)

Zorluk anları samimi ve dürüst insanları ortaya çıkardığı gibi samimi insanlar üzerinde birçok yönden olumlu ve güzel etkiler oluşturur. Herşeyden önce sabredilen ve tevekkülle karşılanan her zorluk ve sıkıntı ne kadar şiddetli ise, ahiretteki karşılığı o kadar güzel ve zengin olacaktır. Bu gerçeğe iman eden bir mümin için her zorluk ahiret için bir sevinç vesilesi demektir. Bediüzzaman Said Nursi, zorlukların müminler için nasıl lezzete dönüştüğünü bir sözünde şöyle belirtir:

"Zeval-i lezzet elem olduğu gibi, zeval-i elem dahi lezzettir. Evet herkes geçmiş lezzetli, safalı günlerini düşünse; teessüf ve tahassür elem-i manevîsini hissedip "Eyvah" der ve geçmiş musibetli, elemli günlerini tahattur etse; zevalinden bir manevî lezzet hisseder ki: "Elhamdülillah şükür, o bela sevabını bıraktı gitti" der. Ferah ile teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, ruhta bir manevî lezzet bırakır ve lezzetli saat, bilakis elem bırakır. Madem hakikat budur ve madem geçmiş musibet saatleri, elemleri ile beraber madum ve yok olmuş ve gelecek bela günleri, şimdi madum ve yoktur ve yoktan elem yok ve madumdan elem gelmez. Meselâ, birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün o niyetle mütemadiyen ekmek yese ve su içse, ne derece divaneliktir. Aynen öyle de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri -ki hiç ve madum ve yok olmuşlar- şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp, Allah'tan şekva etmek gibi "Of, of" etmek divaneliktir. Eğer sağa-sola yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfi gelir. Sıkıntı ondan bire iner. Hattâ şekva olmasın, ben bu üçüncü Medrese-i Yusufiyede, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve manevî sıkıntılı, hastalıklı musibetimde, hususan Nur'un hizmetinden mahrumiyetimden gelen me'yusiyet ve kalbî ve ruhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inayet-i İlahiye bu mezkûr hakikatı gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan ve hapsimden razı oldum. Çünki benim gibi kabir kapısında bir bîçareye, gafletle geçebilir bir saatini, on aded ibadet saatleri yapmak büyük kârdır diye şükreyledim."

Bediüzzaman'ın tefekkürlerinden de anlaşılacağı gibi, katıksız olarak ahiret yurdunu düşünen, sadece Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak için yaşayan, sadece Allah'tan korkup sakınan insanlara zarar ve sıkıntı verebilecek hiçbir olay ve hiçbir kimse yoktur.