YÜCELMEK İSTEYEN
İNSANLAR KÜÇÜK DÜŞERKEN,
TEVAZU GÖSTERENLER YÜCELİRLER
Herkesten
büyük olma arzusu şeytanın önemli bir özelliğidir. Bu arzusu onun
cennetten kovulmasına ve lanetlenmesine neden olmuştur. Allah,
Hz. Adem'e secde etmesini bildirdiğinde, şeytan insandan daha
üstün olduğunu öne sürerek secde etmeyeceğini söylemiştir. Allah
ise onun bu büyüklenen tavrına "Öyleyse ordan in, orda
büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük
düşenlerdensin." (A'raf Suresi, 13) sözleriyle karşılık
vermiştir.
Görüldüğü gibi şeytanın büyüklenme arzusu, onun küçük düşürülenlerden
olmasıyla sonuçlanmıştır. Allah, şeytanın bu durumundan ibret
almaları ve aynı son ile karşılaşmaktan sakınmaları için Kuran
ayetleriyle insanları uyarmıştır. Çünkü aynı akıbet insanlar için
de geçerlidir; büyüklük arzusuna kapılarak böbürlenen her insan
küçük düşer. Buna karşılık aczini bilen, Allah'a karşı boyun eğici
ve alçakgönüllü bir ahlak gösteren kimseler de Allah'tan bir nimet
olarak hem dünyada hem de ahirette yüceltilirler. Bediüzzaman
Said Nursi bu gerçeğe şu sözleriyle dikkat çekmiştir:
Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe
denilen bir penceresi vardır. O pencere kamet-i kıymetinden yüksek
ise, tekebbür ile tetavül edecek; eğer kamet-i kıymetinden aşağı
ise, tevazu' ile tekavvüs edecek ve eğilecek.. tâ o seviyede görsün
ve görünsün. İnsanda büyüklüğün mikyası (karşılığı); küçüklüktür,
yani tevazu'dur. Küçüklüğün mizanı ; büyüklüktür, yani tekebbürdür.
İnsanı yücelten de küçük düşürülenlerden kılan da ancak Allah'tır.
Ancak çoğu insan bu durumun farkında değildir. Büyüklük iddiasıyla
ortaya çıktıkları zaman, bunu kendi öz iradeleriyle elde edebileceklerini
sanırlar. Oysa insanlık tarihinin başlangıcından beri üstünlük
iddiasında bulunup da (diretip de) hüsrana uğramayan yoktur. "Ey
önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum..."
(Kasas Suresi, 38) sözleriyle Mısır halkına ilahlığını
ilan eden Firavun bunun en dikkat çekici örneklerindendir. Allah
"...Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba
ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı." (Yunus Suresi, 83)
sözüyle Firavun'un bu ahlakına dikkat çekmiştir. Ancak bu
iddiası nedeniyle hem dünyada horlanıp küçük düşenlerden olmuş,
hem de ahirette Allah'ın aşağılayıcı azabıyla karşılık bulmuştur.
Firavun gibi, sahip olduğu nimetleri kendisinden sanarak büyüklük
duygusuna kapılan kimselerden biri de, Kuran'da Hz. Musa'nın kavminden
olduğu bildirilen Karun'dur. Allah, Karun'un 'anahtarları, birlikte
(taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır gelen' çok yüklü
bir hazinenin sahibi olduğunu bildirmektedir. Ancak sahip olduğu
bu serveti kendisine verenin Allah olduğunu unutarak "Bu,
bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir." (Kasas
Suresi, 78) demiştir. Büyüklüğün bu şekilde elde edebileceğine
inanan kimseler de onun bu ihtişamına özenerek "Ah
keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten
o, büyük bir pay sahibidir" (Kasas Suresi, 79) demişlerdir.
Oysa Kuran'da bildirildiği gibi "... Allah kimi aşağılık
kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur. Şüphesiz Allah,
dilediğini yapar." (Hac Suresi, 18). Nitekim
Allah, gösterdiği bu ahlak nedeniyle Karun'u ve sahip olduğu mülkünü
yerin dibine geçirmiş ve "...o, kendi kendine yardım
edebileceklerden de değildi." (Kasas Suresi, 81)
sözleriyle Karun'un iddia ettiği gibi bir üstünlük sahibi olmadığını
bildirmiştir. Bir başka ayette ise Allah, Firavun ve Karun'un
büyüklük hırslarının küçültücü bir azapla sonuçlandığına dikkat
çekmiştir:
Karun'u,
Firavun'u ve Haman'ı da (yıkıma uğrattık). Andolsun, Musa onlara
apaçık delillerle gelmişti, ancak yeryüzünde büyüklendiler.
Oysa onlar (azabtan kurtulup) geçecek değillerdi. (Ankebut Suresi,
39)
Bu
nedenle her insan Firavun ya da Karun'un karşılaştığı sondan ibret
alarak nefsini böyle bir hırstan arındırmalıdır. İmam Rabbani
de nefsin bu hırsına dikkat çekmiş ve insanları böyle bir ahlak
göstermekten sakınmaya çağırmıştır:
Bilmiş olasın ki: Nefs-i emmare-i insaniye makam ve baş olmak
sevdası üzerine yaratılmıştır. Bütün gayreti akran üzerine üstün
gelmektir. Bütün arzusu: Yaratılmışların hepsi kendisine muhtaç,
emrine nehyine münkad olmaktır. Kendisinin hiçbir şeye muhtaç
olmasını istemediği gibi, hiçkimsenin hükmü altına girmek de istemez.
Bütün bunlar, ondan gelen uluhiyet davasıdır; Yüce Sultan misli
benzeri olmaktan münezzeh yaratıcısı ile ortaklık davası güder...
Yalnız kendisinin hakim olmasını ister; başkasını istemez. Herşeyi
hükmü altında görmek ister. (Mektubat-ı Rabbani, cilt 1, s. 170)
Allah katında asıl üstünlük ise ancak takva iledir. Allah, "...
Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk
ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır..." (Hucurat
Suresi, 13) sözleriyle bu ölçüyü insanlara bildirmiştir.
Takva sahibi bir insanın önemli özelliklerinden biri ise alçakgönüllü
ve mütevazi olmasıdır. Böyle bir insan Allah dilemedikçe hiçbir
şeye güç getiremeyeceğini, her an O'nun kendisine lütfedeceği
nimetlere muhtaç olduğunu ve Allah'tan gelecek bir azaptan da
yine Allah'tan başka sığınılacak hiçbir makam olmadığını bilir.
hem Allah'a hem de insanlara karşı aczini bilen bir ahlak gösterir.
Allah da, büyüklük hırsına kapılanların tam tersine, gösterdikleri
güzel ahlak nedeniyle bu kimseleri hem dünyada hem de ahirette
rahmetiyle kuşatır.
Kuran'ın "O aşağılatıcı, yücelticidir." (Vakıa
Suresi, 3) ayetiyle bildirildiği gibi, insanları üstün
kılabilecek tek makam olan Allah, tevazu sahiplerini şöyle mükafatlandıracağını
bildirmektedir:
İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere
ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel)
Sonuç takva sahiplerinindir. (Kasas Suresi, 83) Bediüzzaman
Said Nursi'de Allah'ın tevazu sahiplerine olan rahmetine şu sözleriyle
dikkat çekmektedir:
"Kendini
beğenen belayı bulur, zahmete düşer. Kendini beğenmeyen safayı
bulur, rahmete girer." (Mektubat, s. 301)