İNSANLIK İÇİN BÜYÜK BİR BELA : YALAN

Kuran, insana dürüst, doğru ve vicdanlı yaşamayı gösteren tek rehberdir. Ancak insanların büyük bir çoğunluğu Kuran'ı rehber edinmez, Kuran'da insanlara bildirilen emir ve hükümleri benimsemez, tüm hayatları boyunca kendi belirledikleri kurallara göre yaşarlar. Ancak Allah'ın kullarına indirdiği hak dinin dışında geliştirilen her kural insanları doğrulardan ve güzel ahlaktan uzaklaştıracaktır. Çünkü bu kurallar birçok eksiği, hatası, kusuru, bilgi eksiği olan insanların elinden çıkmadır ve tüm insanları kavraması mümkün değildir. İnsanların ortaya çıkardıkları kuralların hiçbir zaman için toplum içinde huzuru, güveni, adaleti ve hoşgörülü bir ortamı sağlaması mümkün değilldir. Bu nedenle de bunlar -yani Kuran'ın dışındaki tüm kurallar, kaideler ve anlayışlar- bozulmaya, yok olmaya mahkumdur. Bu kurallar insanlar tarafından değiştirilmekte, yeniden düzenlenmekte ve herbirine yeni eklemeler ya da çıkarmalar yapılmakta, ancak tüm bunlara rağmen insanlara asla huzur getirmemektedir.

Toplumun ahlak anlayışının çöküşünde, dejenerasyonun hızla artmasında, ahlaksızlığın insanlara bir medeniyet şeklinde sunulmasında da insanların ortaya çıkardıkları bu kurallar, prensipler ve yeni ahlaki (ya da ahlaksız) değerler yatmaktadır. Bu hayat tarzında pekçok ahlaksızlık "medeni bir hareket" ya da "kişisel bir tercih" tanımlarına bürünmüştür. Hatta pekçok ahlaksızlık tasvip edilir, teşvik görür hale gelmiştir. Bunun tek nedeni ise benimsenen hayat tarzının Kuran dışı, kuralların ise Kuran ahlakına muhalif olmasıdır. İnsanlar arasında son derece yaygın olan, teşvik edilen ve cazip gösterilen bir ahlak özelliği de -Kuran ahlakında şiddetle men edilen- yalancılıktır.

Yalan, cahiliye insanları arasında adeta bir "dil alışkanlığı" halini almıştır. İnsanlar, günlük hayatlarında hiç çekinmeden yalana başvurabilir, birbirlerini yalan teşvik eder, kendilerine yalan söylenmesinden de rahatsız olmazlar. Yalan söylerken hiçbir vicdani sıkıntı duymaz, kendilerine sürekli bahaneler bulmaya çalışırlar. Yalanın bu kadar yaygın olmasının en önemli sonucu da insanların arasındaki güven duygusunu tamamen ortadan kaldırmasıdır. Ne evliliklerde, ne dostluklarda, ne iş ilişkilerinde, ne de sosyal hayat içinde kimse birbirine gerçek manada güvenmez. Çünkü herkes, kendisi de yaptığı için, diğer insanların da yalana sık sık başvurulduğunu bilir. Hatta yalanı güzel göstermek için iyilik için yalan söylemek, beyaz yalan, küçük yalan gibi tanımlar kullanır, bu kötü ahlakı kamufle etmeye çalışırlar. Oysa gerçekte aldatılmak, kandırılmak günlük olaylar halini almıştır. İnsanlar çevrelerindeki kişilerden sürekli olarak şüphe duyarlar, bu nedenle de asla huzurlu, rahat olamazlar. Birbirlerine güven duyamamalarının sonuçlarından biri de yalnız kalmalarıdır. İnsanın dürüstlüğüne güvenebileceği, hiçbir zaman yalana başvurmayacağına inandığı bir dost bulması neredeyse mümkün değildir.

Bediüzzaman Said Nursi de, yalanın insanlar için ne kadar büyük bir bela olduğunu şu hikmetli sözleriyle ifade etmektedir:

"Kizb (yalan) küfrün esasıdır.
Kizb, nifakın birinci alametidir.
Kizb, kudret-i İlahiyeye bir iftiradır.
Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıttır.
Ahlak-ı aliyeyi tahrip eden, kizbtir.
Alem-i İslamı zehirlendiren, ancak kizbtir.
Alem-i beşerin ahcalini fesada veren, kizbtir.
Nev-i beşeri kemalattan geri bırakan, kizbtir.
Müseylime-i Kezzab ile emsalini alemde rezil ve rüsvay eden, kizbtir.
İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel'ine tehdide tehsis edilen, kizbtir."

Şeytanın insanlara "bir çıkış yolu" ve "masum bir hareket" olarak gösterdiği bu ahlaksızlık, gerçekte hem dünyada hem de ahirette insanları sarıp kuşatmıştır. Ahireti inkar etmek için, iman edenleri doğru yollarından çevirmek için, insanların Allah'a iman etmelerine engel olmak için, kendilerini doğru yolda göstermek için yalana başvururlar. Kalplerindekinin tam tersini söyleyerek, insanları kandırdıklarını zannederler. Oysa gerçekte yanılan kendileridir. Allah'ın nasıl bir ahlaktan hoşnut olacağını bilir ama vicdanlarının sesini dinlemez, Allah'a karşı yalana başvururlar. Allah'ı yaptıklarından ve kalplerinde gizlediklerinden habersiz zannederler. İşte inkar edenlerin anlayamadıkları en önemli gerçek budur. Çünkü insanı yoktan var eden Allah, gizlinin gizlisi bilen, herşeyi işiten ve görendir. İnsan yalan söylerken Allah kendisini görmekte, kalbinden geçeni bilmekte, melekler bu kişinin her sözünü kaydetmektedir. Hayatı boyunca tüm yapıp ettikleri, söyledikleri hesap gününde karşısına eksiksizce çıkacaktır. O gün yapayalnız, tek başına ve yalın olarak Rablerinin karşısında hesap vereceklerdir. Kendilerine dost bildikleri ve onları yalan söylemeye teşvik eden şeytan ise o gün onlardan uzaklaşacaktır.

İnsanın aklından bir an bile çıkarmaması gereken gerçek en büyük yalancının Şeytan'ın ta kendisi olduğudur. Zaten o da, dünya hayatı sona erip, görevi bittiğinde insanlara bu gerçeği itiraf edecekter. Ancak ne yazık ki şeytanın fırkası için artık çok geçtir.

İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan va'di va'detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtacak değilim, siz de beni kurtacak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır." (İbrahim Suresi, 22)