İYİLİĞİ VE TAKVAYI KONUŞMANIN ÖNEMİ

Müminin konuşması ile cahiliye ahlakına sahip birisinin konuşması her yönü ile farklıdır. Bu iki kişinin hitabet şekli, kelime vurguları ve üslubu arasında çok büyük farklılıklar olduğu gibi, insanı yönelttiği ve düşündürdüğü konular da çok farklıdır. Cahiliye insanı Allah'ın dini yerine, kendi istek ve tutkularını, heva ve hevesini, çevresinden ve yakınlarından gördüğü kültürü ve içinde bulunduğu toplumun değer yargılarını kendisine rehber edinerek bir konuşma üslubu benimsemiştir. Bu nedenle insanın samimi duygularını ve düşüncelerini karşı tarafa aktarma vesilesi olan konuşma, cahiliye toplumunda, iğneleme, alay etme, arkadan çekiştirme, gizli konuşma, fısıldaşma, vesvese verme, dedikodu yapma, fitne ve fesat çıkarma gibi kötü ahlak özelliklerinin bir dışa vurumu haline gelmiştir.

Kuran ahlakının yaşanmadığı cahiliye konuşmasında, bir kişinin içinde hissettiklerini anlatıp anlatmaması, samimi olarak düşüncelerini dile getirip getirmemesi önemli bir kıstas değildir. Genelde insanların hissettikleri ile dışa vurdukları birbirinden tümüyle farklı, hatta tezattır. Bu nedenle de çoğu insanın yaşamına samimiyetsiz ve yapmacık konuşmalar hakimdir. Hatta cahiliye toplumunda duygu ve düşüncelerin açıkça dile getirilmesi deyimi bir nevi saflık olarak görülür. Buna karşılık riyakarlık, yani içi dışı bir olmamak ise meşrudur. Yadırganmaz ve çirkin bir ahlak olarak karşılanmaz. Çünkü cahiliye insanlarında mutlaka karşı taraftan gizledikleri bir yönleri olması gerektiği inancı vardır. Örneğin sevmediği bir kişiyi seviyor taklidi yapabilir, üzülmediği halde üzülüyor gibi görünebilir, içinden gelmediği halde gülebilir, hiç etkilenmediği halde etkilenmiş ve şaşırmış gibi yapabilir. Ya da bir olayı anlatırken abartılı bir üslup kullanarak dikkat çekmeye çalışır, son derece basit bir konuyu ehemmiyetli bir konu gibi gösterir, bilmediği bir konu kendisine sorulduğunda bilmemek gururunun ağrına gider ve sanki o konuya hakimmiş gibi konuşur.

Doğal olarak samimiyetsiz olan bu ruh halinin bir sonucu olarak da samimiyetsiz konuşmaların belirli kalıp cümleleri türemiştir. Örneğin "ay inanmıyorum", "gerçekten mi?" , "pes doğrusu", "yapma ya", "değil mi" gibi kalıplar konuşma diline yerleşmiştir. Ancak bunlar samimi olarak, içten hissedildiği için kullanılmaz. Önemli olan yalnızca bu kelimelerin gerekli olduğu düşünüldüğü zaman kullanılmasıdır. Bu durumu gayet iyi bilen iki taraf da birbirinin yapmacıklığının ve samimiyetsizliğinin farkındadır.

Öte yandan cahiliye toplumunda, samimiyeti kazanmaya yönelik bir çaba yerine samimiyetsizlikte ustalaşmak önem kazanmıştır. İnsanlar samimiyetsizliklerini ustaca gizlediklerinde takdir toplarlar ve toplum içerisinde etkin bir yere sahip olurlar. Herkesin hayran olduğu, zekasından takdirle bahsedildiği kişi olurlar. Siyasette, iş ilişkilerinde, arkadaş toplantılarında, aile içi ilişkilerde hep böylesine bir samimiyetsizlik hakimdir. Bu samimiyetsizlik cahiliyede insanların birbirlerinin ruhlarını hiçbir zaman tam anlamı ile tanıyamamalarına neden olur. Bu nedenle de gerçek anlamda kimse kimseye güvenmez. İnsanlar arası ilişkilerde arada hep kalın bir set olur. Kişilerin ahlakı birbirine huzur vermez.

Oysa Allah'ın kulları için seçip beğendiği İslam dininde nasıl düşünülmesi, nasıl bir ahlak ve tavır içerisinde bulunulması, nasıl konuşulması ve yaşanılması gerektiği detaylı olarak açıklanmıştır. Allah Mücadele Suresi'nin 9. ayetinde "...bundan böyle günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyanı fısıldaşıp-konuşmayın; birri, iyiliği ve takvayı konuşun ve huzurunda toplanacağınız Allah'tan sakının." diyerek insanları uyarmıştır. Allah'ın hoşnutluğunu isteyen bir kişi, toplumun genel kabul görmüş üsluplarını ve ahlakını bilinçsizce benimsemek yerine, Kuran'ı ölçü alarak, toplum ahlakının olumsuzluklarını tahlil edip onlardan sakınarak, rahmani bir model geliştirmekle yükümlüdür.

İşte bu nedenle müminlerin her işlerinde olduğu gibi konuşmalarında da hayır, bereket ve rahmet vardır. Çünkü mümin her şeyden önce konuşma kabiliyetinin Allah'tan kendisine bir nimet ve lütuf olarak verildiğinin bilincindedir. İki kişinin bulunduğu yerde üçüncünün, üç kişinin bulunduğu yerde dördüncünün Allah olduğunu, her an O'nun huzurunda bulunduğunu ve O'nun kendisinin konuşmasını her an işittiğini ve her konuşmasının ahirette hesabını vereceğini bilir. Sahip olduğu bu bakış açısı ona samimi bir ruh hali kazandırır ve buna bağlı olarak konuşmaları da candan ve samimi olur.

Aklı ve bilgisi ölçüsünde bu kabiliyetini hayır ve güzellik sunmak için kullanır; karşı tarafa Allah'ı anlatır, İslam'ı tanıtır, ahlakını güzelleştirmek ve ahiretine vesile olmak için onlarla Kuran'ın emrettiği şekilde konuşur. Kuran'a göre karşı tarafa sözün en güzelini söylemek ve tevazusunu ifade etmek ile mükellef olduğunu bildiğinden, konuşmalarında hep güzellik, hikmet ve hayır olur. Karşısındakinin canlılığını, imani şevkini, neşesini artıran, huzur ve rahatlık veren konuşmalar yapar. İddialaşma, atışma, çekişme, arkadan çekiştirme, samimiyetsiz kalıplar, patavatsızlık, boş ve amaçsız, saygısız, can yakıcı, iğneleyici bir üslubu olmaz. Bu nedenle de konuşmalarından zevk alınan, her zaman yanında bulunulmaktan hoşlanılan bir kişi olur. Nitekim bu konuda Allah Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v) ahlakını örnek vererek, "O, hevadan; kendi istek, düşünce ve tutkularına göre konuşmaz" (Necm Suresi, 3) buyurur.

Allah'a iman etmiş ve Peygamberimizin ahlakını kendisine örnek alan samimi bir müminin de tıpkı Peygamberimizinki gibi bir ahlakı ve konuşma tarzını benimsemesi ve yaşaması gerekir. Aksinde dünyada da ahirette hep tek başına kalır, candan hiçbir dostu olmaz.