TABİAT RİSALESİ'NDEN

Bediüzzaman Said Nursi'nin, hayatı boyunca özellikle üzerinde durduğu konulardan biri "maddiyun ve tabbiyyun taunu", yani maddecilik ve natüralizm belasıdır. Maddecilik, herşeyin maddeden ibaret olduğunu, madde dışında hiçbir varlığın varolmadığını iddia eder. Natüralizmde ise herşey tabiatın bir eseri olarak görülür. Örneğin bir kuşun uçmak için en uygun tasarıma sahip olan kanatlarının doğanın bir mucizesi olduğuna inanılır. Dolayısıyla maddecilik ve natüralizm Allah'ın varlığını ve yaratışını inkar eden, bu nedenle de Bediüzzaman tarafından bir bela olarak nitelendirilen felsefelerdir.

Bediüzzaman özellikle Tabiat Risalesinde, bu dinsiz felsefelere karşı verilmesi gereken cevapları son derece özlü ve samimi olarak vermiş, "bunu tabiat yaptı, bu tesadüfen oldu" iddialarını doğru mantıklarla ve delillerle çürütmüştür.

Tabiat Risalesi'nin bir bölümünde Üstad şunları söylemektedir:

"Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i iman, bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz:
Birincisi: "Evcedethü-l esbab" Yani, "sebepler bu şey'i icad ediyor."
İkincisi: "Teşekkele binefsihi" Yani, "kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor."
Üçüncüsü: "İktezathü-t tabiat" Yani, "tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor."

Bediüzzaman'ın yukarıda belirttiği gibi, bilerek veya bilmeyerek, anlamını düşünerek veya düşünmeden, insanların büyük bir bölümü bu üç yanılgıdan birine düşüyor. Sözgelimi, tüm kainatı ve varlıkları Allah'ın yarattığına inanan bir insan dahi sebepleri herşeyin mucidi olarak görebiliyor. Oysa sebepler, kendi güçlerine sahip ve bir şey yaratmaya veya birşeye neden olmaya güç yetirebilecek hadiseler değildirler. Çünkü sebepler de Allah tarafından o olayın veya varlığın nedeni olmak için yaratılırlar. Örneğin gölgenin sebebi güneştir, ancak güneşi yaratan ve onu gölgeye sebep kılan Allah'tır. Allah bu gerçeği bir ayetinde şöyle bildirir:

Rabbini görmedin mi, gölgeyi nasıl uzatıvermiştir? Eğer dilemiş olsaydı onu durgun kılardı. Sonra biz güneşi ona bir delil kılmışızdır. Sonra da onu tutup kendimize ağır ağır çekmişizdir. (Furkan Suresi, 45-46)

Allah kainatta herşeyi ince bir düzen ve hesapla yaratmıştır. Yaratılmış olan tüm varlıkları biraz inceleyen ve üzerlerinde düşünen her insan, herşeyde kusursuz bir planın varlığını görür. Herşey tesadüfen ve kendi kendine oluşamayacak kadar hesaplı, planlı ve kusursuzdur. Dünyanın ekseninin eğiminden, atmosfer tabakalarının kalınlığına, insan vücudundaki dengelerden yerin çekim gücüne kadar herşeyde hayati önemi olan hesaplar bulunmaktadır. Tüm bunların, hatta bir iki tanesinin dahi tesadüfen oluşması kesinlikle imkansızdır. Bediüzzaman yine Tabiat Risalesi'nde bu imkansızlığı şöyle bir örnekle izah eder:

"Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir macun istenildi. Hem hayatdar hârika bir tiryak onlardan yapılmak îcab etti. Geldik, o eczahanede, o zîhayat macunun ve hayatdar tiryakın çoklukla efradını gördük. O macunlardan herbirisini tedkik ettik. Görüyoruz ki: O kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mizan-ı mahsusla, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından ve hakeza.. muhtelif mikdarlarda eczalar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa o macun zîhayat olamaz, hasiyetini gösteremez. Hem o hayatdar tiryakı da tedkik ettik. Herbir kavanozdan bir mizan-ı mahsus ile bir madde alınmış ki, zerre mikdarı noksan veya ziyade olsa, tiryak hassasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyade iken, herbirisinden ayrı bir mizan ile alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarda eczaları alınmış. Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garib bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan mikdar kadar yalnız o mikdar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o macunu teşkil etsinler? Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl birşey var mı? Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, "Bu fikri kabul etmem" diye kaçacaktır.

İşte bu misal gibi; herbir zîhayat, elbette zîhayat bir macundur ve herbir nebat, hayatdar bir tiryak gibidir ki; çok müteaddid eczalardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçü ile alınan maddelerden terkib edilmiştir. Eğer esbaba, anasıra isnad edilse ve "esbab icad etti" denilse; aynen eczahanedeki macunun, şişelerin devrilmesinden vücud bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhal ve bâtıldır.

Elhasıl: Şu eczahane-i kübra-yı âlemde, Hakîm-i Ezelî'nin mizan-ı kaza ve kaderiyle alınan mevadd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilim ve herşeye şamil bir irade ile vücud bulabilir. "Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan küllî anasır ve tabayi' ve esbabın işidir" diyen bedbaht, "O tiryak-ı acib, kendi kendine şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur" diyen divane bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır. Evet o küfür; ahmakane, sarhoşane, divanece bir hezeyandır."
Allah'ın varlığı ve yaratışı çok açık ve kesin bir gerçektir. İnkarda olanlar, aslında vicdanları kabul ettiği, Allah'ın varlığının delillerini açıkça gördükleri halde, büyüklenmeleri nedeniyle bu açık gerçeği reddetmektedirler.