|
SEVGİ
VE KARDEŞLİĞİN TOPLUMA KAZANDIRDIKLARI
Tarih
boyunca yaşamış olan toplumlara baktığımızda, bozgunculuk ve zulmün
yaygın olduğunu, genelde huzursuzluk ve güvensizlik ortamlarının
hakim olduğunu görürüz. Günümüz toplumlarına baktığımızda da aynı
şekilde ortak bir menfaat doğrultusunda karar alabilen, alınan kararları
başarıyla sonuçlandıran ve kişisel çıkarların değil de toplumsal
çıkarların ön planda tutulduğu bir modelle karşılaşmanın pek mümkün
olmadığı gerçeği ile yüzyüze geliriz. Çarlık Rusyası'nda hakim olan
başıbozuk düzenin, günümüz Rusyası'nda daha da bozularak devam etmesi,
21. yüzyıl Avrupası'ndaki kargaşanın, ahlaki çöküntünün bundan yüzlerce
yıl önce de aynı şekilde var olmasının, dünyanın neresine gidilirse
gidilsin bir kargaşa ortamının hakim olmasının nedeni dinin gereklerinden
biri olan güzel ahlakın yaşanmamasıdır. Tarih boyunca dönem dönem
süregelmiş olan bu olumsuzluklar ancak Kuran ahlakının yaygınlaşması
ile tam olarak ortadan kalkacaktır. Çünkü toplumdaki birlik ve beraberliği
sağlayan hayati unsurlardan olan sevgi, kardeşlik, hoşgörü gibi
kavramlar, şefkatli ve merhametli, alçakgönüllü olmak gibi güzel
ahlak özellikleri Kuran ahlakının temelini oluştururlar.
Bu
nedenledir ki tarih boyunca düşman devletler birbirlerini yıkmak
için öncelikle o toplumun ahlakını bozacak, inançlarını zedeleyecek,
manevi değerlerini yozlaştıracak çabalar içinde olmuşlardır. Kendi
içinde çözülmüş, bölünmüş bir yapı gösteren bir ülkenin, dış mihraklara
karşı savunma gücünü yitirdiği tarihi tecrübelerle de sabit bir
gerçektir. Bu nedenle her toplumun sevgi ve kardeşlik bağlarını
güçlendirmesi, manevi değerlerini ön plana çıkarması şarttır. Bir
milletin bölünmezliği, bir ülkenin asıl gücü bu değerlerin toplumun
her ferdinde köklü, sarsılmaz bir şekilde mevcut olmasıyla direkt
olarak bağlantılıdır.
Sevginin, şefkatin, kardeşliğin yaşanmadığı bir toplumda kavga,
şiddet, küskünlük, husumet gibi olayların yaşanması son derece olağandır.
Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan din, dil ve ırk ayrımı o toplum
içinde farklı yapılanmalara sebebiyet verecek ve bölünmenin de başlangıcı
olacaktır. Nitekim aynı ülkenin vatandaşları arasında terör olaylarının
yaşanmasının, birbirine husumet besleyen siyasi cephelerin oluşmasının
ya da radikal kutuplaşmaların ortaya çıkmasının temelinde sevgi,
şefkat, kardeşlik gibi unsurların noksanlığı yatmaktadır. Tüm insanların
arayışı içinde oldukları güven, rahatlık ve huzur ortamının yaşanması
için İslam ahlakına sahip çıkılması, imansızlığın, ahlaksızlığın
revaç bulması için çalışanların engellenmesi gerekmektedir. Bu da
ancak milli birlik ve beraberliğin sağlanması ile mümkün olacaktır.
Dinsiz bir toplumda yer alan fikri cereyanların ortaya koyduğu modelde
sevgi, merhamet, fedakarlık, kardeşlik gibi insani yönlerin köreldiği,
yerine kan, acı ve gözyaşının yer aldığı bir yapı sunulmaktadır.
İşte tüm bunların gizliden gizliye propagandasını yapan, toplum
içinde sinsi ve planlı bir şekilde hareket eden karanlık çevreler
elbetteki toplumda sevgi, saygı, kardeşlik, merhamet, şefkat, yardımlaşma,
dayanışma gibi özelliklerin yaşanmasını istemezler. Bunun için genç
dimağlar başta olmak üzere insanlara böyle bir modelin zaten ütopik
olduğu ve hiçbir zaman yaşanmayacağı telkinini verirler. Bediüzzaman
da dinsizliğin bu yöndeki tehditine şöyle değinmiştir:
"Küfür
ise, öyle bir bürudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır.
Ve bütün eşyada bir nevi' ecnebiliktohumunu ekiyor. Ve her şeyi
her şeye düşman yapıyor." (Mesnevî-i Nuriye 90)
Tüm
dünyayı tehdit eden, gizli ve açık, seri ve sinsi tahribat halinde
olan bu tehlikeyi tamamen önlemenin ise ancak Allah sevgisi ve korkusuna
sahip imanlı kimselerin varlığıyla sağlanacağı muhakkaktır. Çünkü
Allah'tan korkmayan bir kimse vicdanını kullanma gereği duymaz ve
doğal olarak her türlü ahlaksızlığa, her türlü zalimane karakteri
üzerinde yaşatmaya da açık olur. Bu bakımdan kalpte Allah sevgisinin
coşkuyla yaşanması, O'nun tecellileri olan insanlara da bu muhabbetin
o derece yansımasına vesile olacaktır. Böyle bir sevgi anlayışında
kişilerin maddi durumları, dinleri, mezhepleri, fikriyatları ne
olursa olsun değişmeyen, herkesi kucaklayan, şahsi menfaatlerin
yerini toplumun menfaatlerinin aldığı son derece üstün bir ahlak
yaşanacaktır.
Bediüzzaman Said Nursi de Allah sevgisine sahip bir kimsenin çevresine
olan bakış açısını şöyle ifade etmektedir: "Bir insan en
evvel muhabbetini Allah'a verirse, O'nun muhabbeti dolayısıyla Allah'ın
sevdiği herşeyi sever. Ve mahlukata taksim ettiği muhabbeti, Allah'a
olan muhabbetini tenkıs değil, tezyid eder." (Mesnevi-i Nuriye,
s.68)
Tüm ilişkilerin maddi çıkarlara dayalı olduğu, herkesin bu maddi
kıstaslar içinde değerlendirildiği bir düzende ise, insan canının
önemini yitirmesi de son derece doğal bir sonuçtur. Çünkü materyalist
bir zihniyette insan sadece bedeni ile yer kaplayan maddi bir varlık
olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Halbuki insan Allah'ın
ruh sahibi olarak yarattığı bir varlıktır; bu sebepten dolayı çok
değerlidir.
İman ve imanın getirdiği güzel ahlak tüm insanların özlediği huzur
ve güven dolu, mutlu bir yaşantının güvencesidir. Hoşgörü, merhamet,
affedicilik, kardeşlik, tesanüt fert fert herkesin ruhuna aşılandığında
inşallah tüm dünyayı kapsayan bir barışa da vesile olacaktır. O
halde herkes milletinin ve devletinin bekası için dinsizliğin her
türlü eylemine, telkinine karşı fikri mücadeleyi kendine görev bilmelidir.
|