|
MÜSLÜMANLAR
ARASINDAKİ SEVGİ VE GÜVENLİK ORTAMI
Kuran
ahlakının yaşanmadığı toplumlarda insanlar birbirlerinin karakterlerine
ve ahlaklarına asla güvenmezler. Herkes birbirinden çekinir, temkinli
davranır. Hemen her insan aleyhinde bir harekette bulunulmasından,
hatta kendisine bir tür tuzak kurulmasından tedirgin olur. Bu nedenle
de sürekli olarak eksiklerini, kusurlarını ve zaaflarını gizlemek,
kendisini mükemmel göstermek arayışı içerisine girer.
Elbette bu ruh hali Kuran ahlakını yaşamayan insanların acımasız
ahlaklarından kaynaklanmaktadır. Çünkü din ahlakının olmadığı ortamlarda
her kusur bir alay konusu haline gelebilmektedir. Heyecanlı bir
kişinin dilinin tutulması, sağlıklı ve akıcı cümleler kuramaması
ya da yavaş konuşan bir kişinin üslubu veya diğer insanlara nazaran
daha saf olan kişilerin tavırları alay konusu olabilir. Bu kişiler
insanlar tarafından küçümsenir, ezilmeye çalışılır. Bu nedenle de
her insan çok küçük yaşlarından itibaren cahiliyenin bu zalim ahlakına
karşı gerçek karakterini gizler, her an bir savunma içerisinde olur.
Bir hata yaptığında hemen heyecanlanır, yalana başvurarak kendisini
kurtarmaya çalışır. Ya da bilgi sahibi olmadığı bir konuda o konuyu
ilk kez duyuyor olsa bile, kültürsüz kişi konumuna düşmemek için
konuya hakimmiş taklidi yapar, bilgisizliğini sezdirmemeye çalışır.
Dolayısıyla insanların çoğu korkularını ve tedirginliklerini, bununla
birlikte sevgilerini, hür düşüncelerini ve zevklerini çevresi tarafından
küçük düşürülmemek, aşağılanmamak ve hor görülmemek için gizler.
Hatta uzun yıllardır birbirlerini tanıyan arkadaşlar, evli kişiler
dahi gerçek düşüncelerini, bilinç altlarını ve karakterlerini dışa
vurmayabilirler. Çünkü bir kusurları olduğu anlaşıldığında karşı
tarafın hoş karşılamayacağını, aralarındaki dostluğun zayıflayacağını,
hatta terk edileceklerini düşünürler.
Kuşkusuz
böyle bir ortamda karşılıklı güvenden söz etmek mümkün değildir.
Karşılıklı güvenin yaşanamadığı böyle bir "mücadele" ortamında
ise kimsenin kimseye karşı güçlü bir sevgi ve dostluk duyması mümkün
olmaz.
Yakın bir dostluğun, gerçek sevginin ve karşılıklı güvenin oluşabilmesi
için her iki tarafın da Kuran ahlakını yaşaması gerekir. Çünkü Kuran
ahlakı insanlarla alay etmeyi, onları aşağılayarak küçük düşürmeyi,
eksik ve kusurlarını eğlence konusu edinmeyi yasaklamıştır. Bilakis
eksikler karşısında şefkatli ve merhametli olmayı, sabırla iyiliği
emredip ahlaklarını düzeltmeye çalışmayı, birbirlerine hayrı tavsiye
etmelerini öğütlemektedir. Ayrıca Kuran ahlakını yaşayan bir kişi
karşısındakinin Allah'ın yarattığı kadere boyun eğmiş, aciz bir
kul olduğunu bildiğinden hatasızlık ve kusursuzluk iddiası arayışı
içerisinde olmaz ve karşısındakini bu şekilde değerlendirmez. Bir
kişiye sevgi ve güven duyacaksa bu, onun maddi veya fiziksel özellikleri
ile ilgili değil, tümüyle ahlakı ve takvası ile ilgili olur. Allah'a
ve dinine sadık, Allah'tan korkan, O'nun koyduğu sınırlara titizlikle
riayet eden, güzel ahlaklı her insan çok sevilir ve ona güven duyulur.
Bu nedenle de Kuran ahlakının yaşandığı ortamlar kişinin gerek kendisi
ile ilgili, gerekse başkaları ile ilgili hür fikirlerini hiçbir
baskı ve çekinme olmadan ifade edebileceği ortamlardır. Herkes birbirinin
iyiliği ve ahireti için gayret ettiği için, doğal karakterler en
rahat olarak müminlerin yaşadığı ortamlarda açığa vurulabilir. Bu
ortamda insan karşı tarafın kendisinin zaafları ile alay edeceği,
küçük düşeceği, dedikodusunun yapılacağı, hatalarından dolayı yargılanacağı
gibi cahiliye ahlakının korkusu ve endişesini hiçbir şekilde yaşamaz.
Her türlü hatasını açıkça söyleyebilir, eleştiri ve tavsiye alabilir,
fikir ve kanaatini belirtebilir. Şayet Kuran'a göre yanlış bir tavrı
ve düşüncesi varsa kendisine samimiyetle hatırlatılacağını ve bu
hatasını düzelttiği takdirde hiçbir kin ve öfke oluşmaksızın gönülden
affedileceğini bilir.
Ayrıca Kuran'da tarif edilen karşılıklı sevgi ve güveni hiçbir dünyevi
koşul etkilemez veya değiştirmez. Herhangi bir zorluk anı veya sıkıntılı
bir durum karşısında kişinin ahlakında değişme söz konusu olmaz.
Çünkü müminlerin arasında sevdiği insanları rahat ettirmek, onları
mutlu etmek için her türlü çıkarından feragatta bulunmak esastır.
Mümin, diğer mümin kardeşleri için türlü zorluğu göze alabilir.
Örneğin bir mümin kardeşi ölümcül bir hastalığa yakalanmış olsa
gerektiğinde tüm varlığını satıp bakımını üstlenebilir, mesleğini
bırakıp yanında kalabilir, hastalığına çare bulunması için imkanı
ölçüsünde dünyanın her yerindeki hekimlere başvurabilir, kendi yaşamıyla
ilgili tüm planları bir tek kişi için terk edebilir. Zaten eğer
bir insan sevdiği ve değer verdiğini söylediği bir kişi için bunları
göze alamıyorsa, dünyevi çıkarlarından feragat edemiyorsa, o insanın
karşısındakine gerçek sevgi beslediği iddia edilemez.
Nitekim bu konuda başta Peygamber Efendimiz olmak üzere, tüm peygamberlerin
yaşamları, beraberlerinde olan müminlere duydukları sevgi, onların
bulunduğu ortamda oluşan güvenlik her Müslümana örnektir. Peygamberlerin
her biri Allah'ın sevgisini, rızasını ve cennetini kazanabilmek
için tüm çıkarlarından vazgeçen mübarek insanlardır. Allah'a olan
sevgi, güven ve bağlılıklarından dolayı yaşadıkları yerleri terk
etmişler, evlerini bırakarak hicret hayatı yaşamışlar, tüm mallarını
Allah yolunda harcamışlar, inkarcıların her türlü iftirasını, saldırısını,
hakaretini, hatta ölümü göze alarak doğru bildikleri yoldan dönmemişlerdir.
Bu nedenle peygamberlerin Allah'a olan sevgileri ve güvenleri, koşulsuz
ve çıkarsız sevginin nasıl olacağının anlaşılması açısından çok
güzel bir örnektir.
|