İNSANLARA İSLAM AHLAKINI ÖĞRETMENİN ÖNEMİ

Bir insana faydalı olabilmek için ilk önce o kişinin ihtiyaçları arasında en aciliyetli olanın belirlenmesi gerekir. Ancak bu şekilde o kişiye yapılacak yardımda bir isabet kaydedilir ve gerçekten fayda sağlanmış olur.

Sözgelimi ameliyat için acil kana ihtiyaç duyan bir hasta olduğunu düşünelim. Bu kişinin hayatının kurtulabilmesi için kendi kan grubuna uygun bir kan aranırken, bir kişinin gelip yatak, yorgan, çarşaf, kolonya vermek istemesi, o kişiye hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü temiz çarşaf, yorgan veya kolonyanın işe yaraması için önce bu kişinin yaşayabilmesi gerekir. Bu kişinin yaşayabilmesi ise o an acil ihtiyaç duyduğu kanı bulabilmesine bağlıdır. Bu nedenle bu insana yapılabilecek en büyük yardım, onun kan grubuna uygun kanı verebilecek olan kişinin bulunmasını sağlamaktır. Yani yapılabilecek en akılcı hareket gerekli anonsları yaptırmak, çevredeki insanlardan sormak, kan merkezlerine başvurmak ve bu kanın bulunabileceği tüm kurumları araştırmaktır. Böylece hasta olan kişiye gerçek anlamda yardım edilmiş ve fayda sağlanmış olur.

Bu örnek çözüm getirilmek istenen her konu için geçerlidir. Her insan ailesine, dostlarına, çevresine ve en önemlisi de ulusuna faydalı bir hizmet içinde olmak ister. Ancak çoğu kişi, bunun yolunun ne olduğunu bilemez. Halbuki çözümün bulunabilmesi için sorunun doğru tespit edilebilmesi gerekir. Bunun için de yukarıdaki örneğe başvurmakta fayda vardır. Yani öncelikle yaşadığımız toplumun en acil ihtiyacının ne olduğunun belirlenmesi gerekir.

Bilindiği gibi günümüzde sadece tek bir ülkenin değil, bütün dünyanın en büyük sorunlarından biri ahlaki yozlaşmadır. Ekonomik bunalımların, adaletsizliklerin, savaşların, açlığın, siyasi kavgaların veya güçsüzlerin ezilmesinin altında yatan tek sebep, insanların güzel ahlaklı ve vicdanlı olmamalarıdır. Eğer merhametli, vicdanına kulak veren, fedakar, güzel huylu, kanaatkar, yumuşak başlı insanların sayısı artarsa, o zaman dünyada savaş değil barış hakim olur. Toprak kavgaları, liderlik hırsından doğan iç savaşlar, fikir çatışmaları, insanları bir konuda ikna etmek için yapılan zulümler, güçsüzün çaresizliği üzerine bina edilen çıkar hesapları sona erer.

Bu nedenle günümüzün insanlarının en büyük ihtiyacı Kuran ahlakını öğrenmeleri ve din ahlakını nasıl yaşayabilecekleri konusunda bilgilendirilmeleridir. Çünkü bir çok insan Kuran'ın getirdiği adalet, ahlak ve vicdan anlayışından habersiz yaşamaktadır. Yaşadığı devrin kavgalarını, savaşlarını, açlığı, toplu katliamları çözümsüz zanneder. Her yolun denendiğini, her türlü ideolojinin uygulandığını, her türlü ekonomik, toplumsal modelin tecrübe edildiğini ama bu devrin getirdiği sıkıntılara bir türlü çözüm bulunamadığını, bundan sonra artık yapacak bir şey olmadığını zanneder. Halbuki insanlardaki bu karamsarlığın ve ümitsizliğin tek sebebi, Kuran'ın bu konuda getirdiği çözüm yollarını bilmiyor olmalarıdır. Çünkü Kuran'da bu sıkıntıların nasıl giderilebileceği çok detaylı bir şekilde açıklanmıştır. Bu nedenle, bir topluma fayda sağlamak için en acil olan hizmet, kurtuluş yollarını göstermektir.

Nitekim Üstad toplumun bu ihtiyacını çok erken yaşlarda görmüş ve ömrü boyunca insanlara bu yönde hizmet vermiştir. Onun yazdığı eserler, binlerce ihlaslı, güzel huylu, güvenilir müminin yetişmesine zemin hazırlamıştır. Ancak Üstad'ın kişiliği hakkında bilgi edinmek, yaptığı bu seçimin ne kadar değerli olduğunu anlayabilmek açısından son derece önemlidir. Bediüzzaman yeteneğiyle, zekasıyla ve hafızasıyla çevresinde kısa sürede farkedilmiştir. Daha 14 yaşındayken kültürü ve hafızası nedeniyle Molla Said adıyla tanınmaya başlamıştır. Daha bu yıllarda yüzlerce ilmi kitap ezberlemiş ve kültürünü devrin mollalarının kendisine yetişemeyeceği derecede artırmıştır. Ayrıca son derece başarılı bir asker olmuş ve zamanın mebusları tarafından ayakta alkışlanacak kadar saygı ve hayranlık duyulan başarılara imza atmıştır. Bu nedenle bilinmelidir ki Üstad, böyle büyük başarıları olan bir insan olarak son derece rahat ve lüks koşullarda yaşayan, makam ve mevki sahibi biri olmayı tercih edebilirdi. Bunun için önündeki bütün kapılar kendisine açıktı. Ancak Üstad kendisini olabilecek en rahat koşullarında yaşatacak böyle bir yaşam yerine, ömrünün sonuna kadar tek başına hapislerde, tek kişilik hücrelerde ailesi ve dostlarıyla görüşmeden, son derece sağlıksız koşullar altında zorluk içinde süreceği bir yaşamı tercih ederek Kuran hizmetine talip olmuştur. Çünkü Üstad kendi yaşadığı dönemde insanların herşeyden çok, imana ve güzel ahlaka ihtiyacı olduğunu görmüş ve Allah'ın rızasının en fazlasını gece gündüz insanlara İslam ahlakını, Allah'ın varlığını ve dini anlatmakta görmüştür.

Nitekim böyle bir tercih kendisine maddi bir çok zorluklar getirmesine rağmen, dünyanın en şerefli, en sevilen, en hayran olunan, en üstün ahlaklı insanlarından biri olarak hayata veda etmiştir. Hiçbir zaman mevki, makam koruma gibi bir derdi, insanların rızasını kazanma gibi bir zorluğu, inanmadığı bir düşünceyi savunma gibi bir azabı yaşamamıştır. Bu da onun, onca zorluğa rağmen büyük bir mutluluk ve huzur içinde yaşamasına vesile olmuştur. Üstad'ın aşağıdaki açıklaması bu duruma nasıl şükrettiğini ve dini tebliğin bütün hizmetlerin üzerinde bir önem taşıdığını açıkça ifade etmektedir.

"Aziz, sıddık kardeşlerim! Bugün, büyük ve merhum kardeşim Molla Abdullah ile Hazret-i Ziyaeddin hakkındaki malûmunuz muhavereyi tahattur ettim. Sonra sizi düşündüm. Kalben dedim: Eğer perde-i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hallerden sarsılmayan bu samimî dindarlar ve ciddî müslümanlar eğer herbiri bir veli, hattâ bir kutub görünse, benim nazarımda şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyadeleştirecek ve eğer birer âmi ve âdi görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmeyecek diye karar verdim. Çünki böyle pek ağır şerait altında iman kurtarmak hizmeti, herşeyin fevkindedir. Şahsî makamlar ve hüsn-ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hallerde hüsn-ü zanlarını kırmakla muhabbetleri azalır ve meziyet sahibi dahi onların nazarlarında mevkiini muhafaza etmek için tasannua ve tekellüfe ve sıkıntılı vakara mecburiyet hisseder. İşte hadsiz şükür olsun ki, bizler böyle soğuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz." (Şualar, 307)

401-449