MİLLİ VE MANEVİ DEĞERLERE ÖNEM VEREN BİR NESLİN YETİŞMESİNİN ÖNEMİ

Kuran'da da bildirildiği üzere yeryüzünde her zaman iyiler ile kötülerin bir mücadelesi olmuştur. Bazı insanlar güzel ahlakı savunurlarken, bazıları da kötü ahlakın yaygınlaşması için çaba harcarlar. İnkarcılar yüzyıllardır ideallerinde yaşattıkları din dışı ahlakı, anarşiyi, kaosu, dejenerasyonu ülkelere hakim kılmak için amansız bir gayret içerisindedir. Bunun için ahlaki değerleri dejenere edip, sorumluluk kavramını ortadan kaldırarak ahlaksızlıkta sınır tanımayan, dileyenin dilediği suçu işleyebildiği, istediği kötü ahlakı yaşayabildiği, oluşan karmaşaya, anarşiye, zulme ve haksızlığa karşı duyarsız kaldığı, hatta bu durumun desteklendiği bir toplum oluşturmak isterler. Bunun için ise öncelikle genç beyinlere yönelerek, onları telkinleri ile kontrolleri altına almaya çalışırlar. Ancak insanların böyle sistem kurmaya çalışırken göz ardı ettikleri çok önemli bir gerçek vardır: Ahlaksızlığın ve maneviyatsızlığın hakim olduğu bir toplum istinasız herkesi yıkıma uğratır. Böyle bir ortamdan belki de en çok zarar görecek kişi, bu ortamın inşa edilmesi için çaba harcayan kişi olacaktır.

Unutulmamalıdır ki, milli ve manevi değerler bir toplumun sahip olduğu en önemli hazinedir. Bu değerlerini yitirmiş ve ahlaki açıdan zaafa uğramış toplumlar dünya üzerinde ancak çok kısa bir süre varlıklarını devam ettirebilirler. Çünkü ahlakı ve inançları yok olmuş insanlar, büyük bir dejenerasyon ve bozulma içerisine girerler. Nitekim inkarcıların istedikleri gibi materyalist anlayışa dayalı bir düzen hakim olacak olsa, o ülke içerisinde işlenen cinayetlerin, suçların, fuhuşun, adaletsizliklerin, ahlaksızlıkların sınırı olmaz. Herkes ahlaksızlıkta ve azgınlıkta birbiri ile yarışır. İnsan güzel ahlakı ve itaati ile ülkesinin menfaatlerinin tarafında yer alması gerekirken, karşıt düşünce odaklarının ve kendi nefsinin tarafında yer alır. Kendini bilmez, zalim ve bencil nesiller yetişir. Dünyada benzeri görülmemiş bir başıbozukluk, anarşi, kaos ve düzensizlik yaşanır.

Bu nedenle dinine bağlı, yüksek ahlaklı, Allah'tan korkan, ahiretin varlığına inanan ve bu inancından dolayı asla suç işleyemeyecek nesillerin oluşması bir ülkenin geleceği için şarttır. Çünkü samimi olarak iman eden bir insan daima güzel ahlak gösterir. Allah'ın beğenmeyeceği bir ahlaka ve tavra meyletmekten sakınacağı için bulunduğu topluma mutlak güzellik, hayır ve hasenat getirir. Aynı zamanda böyle kişilerin devlete itaati ve bağlılığı da çok güçlü olur. Her zaman şahsi menfaatlerini ülkesinin menfaatlerinden geride tutar.

Elbette ki böyle bir neslin yetişmesinde en önemli görev aileye düşmektedir. Çünkü bir çocuğun eğitimi öncelikle aile içerisinde başlar. Ailenin korunması ve yapısının güçlü kılınması da ideal genç nesillerin yetişmesinde çok önemlidir. Eğer aile çocuğuna güçlü bir iman, devlete ve millete sadakat, güzel ahlak aşılayabilirse çocuğun erişkin bir yaşa geldiğinde çirkin bir ahlak içerisine girmesi, Allah'ın izni ile, mümkün olmaz. Nitekim Bediüzzaman Said Nursi de, bir toplumda ailenin önemini bir sözünde şöyle belirtir; "Nev-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cemiyetli merkez ve en esaslı zemberek ve dünyevi saadet için bir Cennet, korunulacak sığınak aile hayatıdır. Eğer bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imani almazsa sonra pek zor ve müşkil bir tarzda İslamiyet ve imanın erkanlarını ruhuna alabilir."
Dolayısıyla çocuk aile içinde iman sahibi bireyler ve güzel ahlak üzerine kurulu bir model görürse bunu doğal olarak yaşamına geçirecektir. Buna karşılık inkarcı ve ahlaken yozlaşmış bir aile içinde yetişirse, "hayatın gerçekleri"nin böyle olduğunu ister istemez düşünecektir. Bu nedenle çocuklara aileden başlayarak güçlü bir imani eğitim verilip, güzel ahlak öğretilirse, toplum içinde çok güçlü bir yapı oluşacaktır.

Bu gerçeğin farkında olan materyalist çevrelerin aile yapısını bozmayı istemelerinin altında da aynı neden yatmaktadır. Aile yapısını çökerterek gençlerin ahlaklarının ve vicdanlarının küçüklükten itibaren köreltilmelerini ve dolayısıyla dejenere olmalarını hedeflerler. Ailenin gereksiz bir kurum olduğunu aşılayıp, gayri meşru ilişkileri teşvik ederler. Böylelikle kendi ideolojilerini daha kolay kabul ettirebileceklerini sanırlar. Nitekim din dışı ideolojilerin, dinin ve devletin ortadan kalkmasını istediği kadar, aile kavramının da ortadan kalkmasını arzulamalarının nedeni budur.

Elbette ki bu amaçlarına ulaşabilmek için de çok sinsi metotlar kullanırlar. Örneğin insanların anlayışlarını birdenbire değil, aşama aşama, hissettirmeden ve ani tepkilerini çekmeden yaparlar. Bu yolla bir kişi başlangıçta şiddetle karşı olduğu ve yadırgadığı bir durumu, zaman içerisinde normal karşılayabilmekte ve hatta kabul edip savunur bir hale gelebilmektedir. Örneğin bundan yirmi yıl öncesinin "ayıp ve namus" kavramı ile bugünün "ayıp ve namus" kavramı arasında çok büyük bir fark vardır. Ya da iffet, namus, mahremiyet, vefa, sadakat, anne ve babaya, büyüklere saygı hürmet göstermek gibi erdemler eski yıllardaki önemini yitirmiştir. İnsanlar aile gibi bir kuruma gerek duymamaya başlamışlardır. Bilakis bu değerlerin olmaması modernlik olarak görülmektedir.

Oysa unutulmamalıdır ki aile kurumunun gücü o toplumun gücünü ifade eder. Ayrıca bugünün çocukları yarının yönetici ve idareci vasfını kazanacaktır. Eğer küçük yaşlarda gereken dini ve ahlaki eğitim verilirse, ileride daha güçlü ve sağlam bir nesil oluşması sağlanabliir. Eğer din dışı ideolojilere hayat sahası tanınacak olunursa da tüm insanlık büyük bir tuzağa düşürülmüş olacaktır ki, vicdan ve sağduyu sahibi hiçbir Müslüman bunu kabullenmemelidir. Üstelik bu durumu sadece sözlü olarak kınamakla yetinmemeli, vicdanı ve Allah korkusu doğrultusunda mutlaka harekete geçmeli, İslam ahlakının güzelliğini geniş kitlelere yaygınlaştırmak için gayret etmelidir.

401-449