|
BEDİZZAMAN'IN
KALEMİNDEN MADDİYUN VE TABİYYUN HASTALIĞI
-3-
Bediüzzaman
Said Nursi yaşadığı sürece tüm gücü ve kuvvetiyle dinin hakim olması
için uğraş veren, bu amaçla çok değerli çalışmalar yapan samimi
bir müslümandır. Çağımıza damgasını vuran bu değerli zat Kuran'ın
tefsiri hükmünde olan fikirleri ve bunlardan derlenen kitaplarıyla
batıl dinlere ve dinsizliğe karşı büyük bir fikri mücadele vermiştir.
Bu nedenledir ki hayatı sürekli olarak esaret ve sürgün hayatı içinde
geçmiş, ancak bu olanlar onun ihlasından en ufak bir zerre dahi
azaltmamıştır. Kendisi hem gençlik hem de yaşlılık dönemlerinin
en zorlu anlarında dahi Kuran'ı kendisine kılavuz edinmiş, maddeci
ve tabiatçı düşünce savunucularının ağır baskılarına rağmen çalışmalarından
hiçbir surette ödün vermemiştir.
Bu çalışmalarından rahatsız olan bazı odaklar tarafından şiddetli
baskı altına alınması, onun düşüncelerini yaymasına mani olamamıştır.
Bediüzzaman'ın bu yüzyılların en büyük tehlikesi olarak gördüğü
bu iki düşünce akımı insanlara maddeyi ve tabiatı ilahlaştırmayı
öngörüyordu. O ise ne tabiatın ne de maddenin böyle bir gücünün
olmadığını biliyordu. Bu düşünce içinde olup, tabiatın böyle bir
gücü olduğuna inananları ise şöyle nitelendiriyordu. "Tabiatı
mucid zanneden insan suretinde ahmak bir sarhoştur."
Üstad, bu sözünde çok haklıydı. Çünkü Allah'ın yaratma gücü karşısında
hala böyle sapkın bir inanç içinde olan ancak şuuru bulanık, düşünme
yetisini kaybetmiş, doğru yanlış ayırımı yapamayan bir sarhoş olabilirdi.
Oysa tabiat adı verilen şey Allah'ın yarattığı; bitkilerin, toprağın,
gökyüzünün, yerin, denizlerin okyanusların ve daha birçok şeyin
de içinde yer aldığı yaratılmışların bir bütünüdür. Bunlardan hiçbirinin
ne kendisini, ne de bir diğerini yaratma gücü yoktur. Bir rüzgarın
bir dağı, yağmurun denizi, bir canlının başka bir canlıyı yaratması
gibi bir şey olamaz. Bunların tesadüfler sonucu birbirlerinin yaratılışını
gerçekleştirmesi gibi bir durum ise mümkün değildir. Çünkü yaratma
gücü sadece Allah'a aittir. Bir insan, bir rüzgar, ya da bir suyun
böyle bir gücünün olması düşünülemez. Çünkü bunların ne kendilerini
ne de başka bir şeyi yaratacak ne bir güçleri ne de bir akılları
vardır.
Ancak tabiatçılar ve maddeciler, edindikleri bu ilahları Bediüzzamanın
ifadesiyle bir mucid gibi görürler. Oysa "Tabiat olsa olsa
Allah'ın kudret defteridir. Tesadüf ise cehaletimizi örten Allah'ın
gizli bir hikmet perdesidir." Bediüzzaman tabiatın Allah'ın
yaratma gücünün sınırsızlığını tüm ihtişamı ile ortaya koyduğunu
söylerken gerçekten çok önemli bir noktaya da dikkat çekmiştir.
Bu, "tüm bu kusursuz yaratılışa rağmen hala kimilerinin bunlara
tesadüf diyebilmesi"dir. Ancak Üstad bu düşünceyi, insanların
cahilliklerinin şiddetini göstermesi açısından Allah'ın hikmetli
bir yaratışı olarak değerlendirmiştir. Onların gözlerinde Üsta'dın
deyimiyle "kalın bir tabiat perdesi" gerilidir ve bu nedenle
onlar Allah'ın nurunu ve kudretini kafalarında canlandıramazlar.
Çünkü "Tabiatın perdesiyle Allah'ın nurunu görmeyen insan herşeye
bir rububiyet verip, kendi başına musallat eder."
Bu nedenle de aynı sarhoş bir insanın nerede olduğundan, hatta kim
olduğundan dahi habersiz bir şekilde kendini etrafındakilere kral
olarak tanıtması gibi, maddiyyun ve tabiiyyun düşüncesinin savunucuları
da Allah dışında herşeye ilahlık payesi verirler. Allah'ın tüm kainat
üzerindeki yüce hakimiyetini görmezden gelir ve kendilerini yaratıcı
olarak ilan ederler. Bediüzzaman yakın yüzyıllarda doğan bu Darwinist
ve materyalist düşünceyi ve bunlardan türeyen zalim akımları bir
ülkenin padişahını tanımayıp ona bağlı askerlerin bağlılığını da
inkar içinde olan vahşi bir insana benzetmiş ve şöyle bir örnek
vermiştir.
"Tabiiyyun,
maddiyyun felsefesinden doğan zalim bir akım, âhirzamanda gittikçe
maddiyatçı felsefe aracılığıyla yayılarak kuvvet bulup, Allah'ın
hakimiyetini inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir padişahı
tanımayan ve ordudaki zabitan ve efrad onun askerleri olduğunu
kabul etmeyen vahşi bir adam, herkese, her askere bir nevi padişahlık
ve bir gûna hâkimiyet verir. Öyle de: Allah'ı inkâr eden o cereyan
efradları, birer küçük Nemrud hükmünde nefislerine birer rububiyet
verir... Bir sineğe mağlub olan ve bir sineğin kanadını bile icad
edemeyen âciz bir insanın uluhiyet dava etmesi, ne derece ahmakçasına
bir maskaralık olduğu malûmdur."
Üstadın sözlerinde ifade ettiği gerçek, bugün tüm açıklığı ile dünya
üzerinde yaşanmaktadır. Dünya üzerinde materyalist bir anlayış hakim
olmuş, Darwinistler tarafından tabiata bir yaratmam gücü verilmiş,
tesadüflerin dünya üzerindeki canlılığı meydana getirdiği gibi akıldışı
bir inanç hakim olmuştur.
Oysa Allah'ın kudretini görmezlikten gelerek tüm gücü, doğaya ve
maddeye veren bu sapkın akımlar, ilk canlılığın nasıl ortaya çıktığı
sorusu karşısında çaresizlerdir. Çünkü tüm bilimsel gerçekler Allah'ın
sonsuz yaratışını tasdik etmekte, Darwinizm'in çöküşünü ilan etmektedir.
Bu ise Bediüzzaman'ın maddiyyun ve tabiyyun felsefelerinin tüm dünya
üzerine getireceği belaları önceden anlamış olduğunun en önemli
alemetlerindendir. O tehlikeye yıllar önceden fark etmiş, külliyatıyla
maddeci felsefelere olabilecek en güzel ve en hikmetli cevapları
vermiştir.
|