KİŞİ, HERKESİ KENDİ GİBİ BİLİR

Son zamanlarda gelişen bazı olaylar ve birtakım insanların bazı kişiler hakkında yaptıkları mesnetsiz yakıştırmalar yazının başlığı olarak kullandığım "Kişi herkesi kendi gibi bilir" sözünün ne kadar önemli olduğunu bir kez daha düşünmeme vesile oldu. İnsanlar hayatlarında bir kez dahi karşılaşmadıkları, karşılıklı tek kelime etmedikleri, eserlerini okumadıkları ve kişiliği hakkında en ufak bir bilgi sahibi olmadıkları kişiler hakkında asılsız ithamlarda bulunurken, ne yazık ki her zaman için kendi mantık örgülerinden ve hayata bakış açılarından yola çıkıyorlar, bunu yaparken de çok büyük hatalar yapıyorlar.

Bunların en başta gelenlerinden biri tüm hayatları çıkar ilişkilerine dayanan, maddi ve manevi menfaatten başka bir şey düşünmeyen bazı insanların, samimi müslümanların da aynı kendileri gibi "menfaate" dayanan bir ilişkileri olduğunu zannetmeleridir. Söyledikleri her söz, yazdıkları her kelime belli bir çıkara dayanan ve bir hesap üzere olan bu kişiler inananların samimi ve dürüst dostluklarını da kendi çarpık anlayışlarıyla değerlendirirler. Bu mantıkla yaklaştıkları için bir insanın samimi bir şekilde iman etmesini, tüm kötü alışkanlıklarını bir anda bırakmasını, geçmiş hayatına bir sünger çekip kendine müslümanlarla birlikte bir yol tutmasını, her tavrıyla ve sözüyle Kuran ahlakını yaşayabilmesini de kesinlikle anlayamazlar.

Her samimi tavırda hemen bir çıkar ilişkisi ararlar. İnandığı için başını örten bir hanımın yaptığında siyasal bir amaç, Kuran ahlakını anlatmak için çaba sarf eden bir müminin halisane çabasında bir art niyet ararlar, mağdur bir kardeşine yardım etmek isteyen inançlı bir insanın gayretkarane girişimini de işbirliği olarak yorumlarlar. Bunun nedeni bu kişilerin kendi ahlaki bozuklukları, Kuran ahlakını tanımamaları ve en önemlisi Allah'tan korkmamalarıdır.

Bu çirkin iftira gelmiş geçmiş tüm salih insanlara yakıştırılmıştır. Allah'ın vahyini tebliğ etmek için gönderilen tüm elçilerin bu yaptıklarında bir artniyet aranmıştır. Elçilerin "Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiç bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz?" (Hud Suresi, 51) şeklindeki cevapları onların inkarda diretmelerini engellememiştir. Hatta inkar edenler kendileri gibi değerlendirdikleri müslümanların çıkar için bir arada bulunduklarından o kadar emindirler ki, onları dağıtmak için "Allah'ın Resûlü yanında bulunanlara hiçbir infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler," (Münafikun Suresi, 7) dedikleri bildirilmektedir. İnkar edenlerin bu çarpık anlayışına göre inananlar çıkarları nedeniyle biraradadırlar ve bu çıkarlar ortadan kalktığında birlikleri bozulacak, dağılacaklardır. Fakat onlar bu sözleri söylerken, çok büyük bir gerçeği de görmemektedirler. Çünkü müslümanların birarada olmalarının nedeni Allah korkuları, güçlü imanları ve Allah'ın emir ve tavsiyelerine olan titizlikleridir. Allah "Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir." (Maide Suresi, 55) ayetiyle müslümanlara gerçek dostlarını bildirmektedir.

İnkar edenlerin iman edenlere yaptığı bu yakıştırmanın nedeni yazının başında da ifade ettiğim "Kişiyi kendin gibi bilirsin" mantığıdır. Çünkü onlar menfaatleriyle en ufak bir çatışma olduğunda, maddi ya da manevi bir kayba uğradıklarında en yakın dostlarından, yakın akrabalarından, hatta anne babalarından dahi vazgeçebilirler. Bu ahlaka göre her ilişkinin, ittifakın, dostluğun, arkadaşlığın arkasında mutlaka bir menfaat olmalıdır. Samimiyetin sınırı da çıkarın büyüklüğü ve derecesine göre belirlenir. Aksinin olması mümkün değildir. İşte bu nedenle de müslümanların her türlü zorluk ve sıkıntı karşısında bir türlü dağılmamalarını bir türlü anlayamazlar. Onların mantıklarına göre hemen dağılmaları, kendi çıkarlarının peşinden gitmeleri gerekirken inananların birbirlerine olan bağlılıkları daha da artar, çok büyük bir vefa, sadakat ve sabırla birlik olup, zorluklara birlik içinde göğüs gererler. Hiçbir güç onların bu birliklerini bozamaz, dağıtamaz. "Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler." (Ali İmran Suresi, 146-147) ayetinde de bildirildiği gibi çok büyük bir metanet ve dirayetle doğru bildikleri yolda daha büyük bir şevk ve heyecanla çaba sarf etmeye devam ederler. Bediüzzaman Said Nursi de yıllarca kendisiyle birlikte her türlü zorluk karşısında sabır gösteren, en ufak bir zayıflık dahi göstermeyen talebelerine Medrese-i Yusufiye olarak isimlendirdiği hapishaneden yazdığı mektubunda şu şekilde hitap etmektedir:

"Aziz, sıddık kardeşlerim!Bu eski ve yeni iki Medrese-i Yusufiyedeki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı halde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehacüme karşı kuvve-i maneviyesi kırılmayan zâtları ehl-i hakikat ve nesl-i âti alkışlayacakları gibi, melaike ve ruhanîler dahi alkışlıyorlar diye kanaatım var.

Üstad'ın bu sözlerinde tüm inananlar için çok güzel bir örnek bulunmaktadır. Çünkü iman edenlerin birliği sonsuz ahiret hayatını hedef alan bir birlikteliktir ve dünya hayatında yaşanan zorluklar tüm inanan kullara isabet etmiş olan bir imtihandan başka birşey değildir.

401-449