İMAN İNSANIN ÜZERİNDEKİ AĞIR YÜKLERİ KALDIRIR

Allah'ın varlığına inanan bir insanın imanda derinleşme konusunda önünde hiçbir sınır yoktur. Bir insan Allah'tan ne kadar derinleşmeyi talep ederse, imanda o kadar derinleşebilir. İmanda derinliğin kazanılabilmesi için, kişinin samimiyetle Allah'a teslim olması, sadece O'nun rızasını gözetmesi, nefsini riyadan arındırması, dürüst olması, koşullar ve netice ne olursa olsun her an Allah'a tevekkül etmesi gerekir.

İmanı derinleşen insan için görünüşte zorluk gibi görünen pek çok olay kolaylığa dönüşür. Bu kişiler Allah'ın bir nimeti olarak, her işlerinde kolaylık, güzellik, rahmet ve nimetle karşılaşırlar. Bu birçok insan için sıkıntılı gibi görünen durumlar için de geçerlidir. Bunun nedeni ise imanın, iman edenler üzerindeki bütün ağır yükleri kaldırıp atmasıdır.

Cahiliye toplumunda insanların üzerinde kendilerinin farkında oldukları ya da olmadıklar çeşitli yükler vardır. Her insan az veya çok bir baskı içinde yaşar ve bu durum aklını, zekasını, kabiliyetlerini tam anlamı ile kullanmasına engel olur. Bu baskı; Hata yapma korkusu, başarılı olamama korkusu, maddi ya da manevi bir zarara uğrama korkusu, işten atılma korkusu, bir sınavda başarılı olmama korkusu, itibarını kaybetme korkusu, insanlardan sevgi ve saygı görmeme korkusu ya da bir kaza geçirip sakat kalma korkusu gibi korkulardan kaynaklanır. İnsanda sürekli olarak bir endişe ve tedirginlik meydana getirir. Belki müminler de aynı hayat içindedirler. Onlar da sınavlara girmekte, işlerinde çalışmakta ya da trafikte dolaşmaktadırlar. Ancak onlar Allah'a imanın, herşeyin kaderde geliştiğini bilmenin ve tevekkül etmenin huzurunu, rahatlığını yaşarlar. İman edenler gayet iyi bilirler ki, Allah dilemeden bir yaprak dahi düşmez ve Allah'ın olmasını istediği bir işi geri çevirebilecek bir güç olmadığı gibi, Allah'ın dilemediği bir şeyi de hiçbir güç gerçekleştiremez.

İşte bu bilinç iman edenlerin son derece teslimiyetli ve tevekküllü olmalarına vesile olur. Ve böyle bir teslimiyet kişinin üzerindeki her türlü ağır yükü kaldırır. Nitekim Üstad bu gerçeği bir sözünde şu şekilde dile getirmektedir:

Demek iman tevhidi tevhid teslimi teslim tevekkülü tevekkül iki cihan saadetini gerektirir. Fakat yanlış anlama. Tevekkül sebepleri bütün bütün reddetmek değildir. Belki sebepleri kudret elinin perdesi bilip riayet ederek sebeplere teşebbüs ise bir nev-i fiili dua telakki ederek neticeleri yalnız Cenab-ı Haktan istemek ve neticeleri O'ndan bilmek ve O'na minnettar olmaktan ibarettir.

Ancak burada Üstad'ın da belirttiği gibi göz ardı edilmemesi gereken çok önemli bir nokta vardır. Bu da tevekkül etmenin, hiç bir şey yapmaksızın durup beklemek olarak algılanmamasıdır. Allah dünyayı belli kurallar ve sebepler dahilinde yaratmıştır. İnsan Allah'tan her şeyi talep eder. Duasına hiçbir sınır koyma zorunluluğu yoktur. Ancak fiili duasında bazı sebeplere sığınması gerekir. Örneğin insan susadığını hissettiği zaman içinden su içmek gelir. Bu durumda yapacağı şey oturduğu yerden kalkıp bir bardak su alıp içmektir. Bir sebebe sığınmadan olduğu yerde isterse günlerce beklesin kendisi yerinden kalkıp gidip almadığı veya birisinden getirmesini rica etmediği müddetçe o su kendisine gelmez.

Aynı şey insanın yaşamı boyunca karşılaştığı her durum için geçerlidir. Üniversiteye girmek isteyen kişinin sınava hazırlanması, uçakla bir yere gidecek kişinin uçağını kaçırmamak için elinden geleni yapması, hasta bir insanın sağlığını yeniden kazanmak için her türlü tedaviyi uygulaması gerekir. Ancak müminler tüm bunları yaparken, Allah dilerse üniversite sınavını kazanacaklarını, Allah dilerse o uçağa bineceklerini, Allah dilerse şifa bulacaklarını bilirler. Ve eğer olaylar kendi planladıkları gibi gelişmezse, bunun hayırlarını ve hikmetlerini düşünür, Allah'ın gösterdiği her görüntüden razı olurlar. Zaten kişi endişe duysa, korksa veya paniğe kapılsa da bu neticeyi değiştirmeyecektir. Bu durumda insanın gereksiz bir yükü yüklenip, sanki kendisi bir şeyler yapıyormuş hissine kapılması altından kalkamayacağı bir işe girişmesi demektir. Üstad da bu konuya şöyle dikkat çekmiştir:

İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al tevekkül et. Ta bütün kainatın dilenciliğinden ve her hadisenin karşısında titremekten ve sadece nefsini beğenmekten ve maskaralıktan ve ahirette kötü duruma düşmekten ve dünyadaki baskıların hapsinden kurtulasın.

Bediüzzaman'ın da söylediği gibi tevekkül insanı yukarıda saydığımız tüm yükleri yüklenmekten kurtaran büyük bir nimettir. Tevekkülsüzlük ise insanı sadece bu dünyada değil, sonsuz ahiret hayatında da çok küçük bir duruma düşüren, sonsuz azabın kapısını açan büyük bir beladır. Bu nedenle de eğer dünyada ve ahirette güzel bir hayata kavuşmak istiyorsa, insana düşen tek yol Allah'a iman ve tevekküldür.