|
FEDAKARLIK
BİR AHLAK ÜSTÜNLÜĞÜDÜR
Allah'a
iman etmeyen ve O'ndan korkup sakınmayan insanlar hiçbir karşılık
beklemeden diğer insanlar için herhangi bir yardımda bulunmaya,
fedakarlık yapmaya asla yanaşmazlar. Yaptıkları her fedakarlığın
-küçük veya büyük- er ya da geç mutlaka karşılığını görmek isterler.
Bu karşılık maddi olarak olabileceği gibi, çevresinin saygısını
kazanmak, kendisinden övgüyle bahsedilmesini sağlamak şeklinde de
olabilir. Dini ve dinin getirdiği güzel ahlakı bilmeyen ve tüm yaşamlarını
dünya hayatından ibaret sanan insanlar için fedakar olmak ve karşılıksız
iyilikte bulunmak çoğu zaman bir nevi "saflık" olarak
algılanır. Bu toplumlarda kişi öncelikle kendi hayatını "garantiye
almak" telkiniyle yetişir. Kendi geleceğini garanti almak için
her türlü bencillik, ahlaksızlığın mübağ olduğu bu sistemde, fedakarlıkta
bulunmak her zaman için kişinin çıkarları açısından bir risk teşkil
eder.
Bir insanın hiçbir menfaat gözetmeksizin fedakarlıkta bulunması,
kendi nefsinden ve çıkarlarından önce etrafını, içinde yaşadığı
toplumu, devletini ve milletini düşünebilmesi için yalnızca Allah'tan
korkması ve ahirete inanması gerekmektedir. Allah'ın varlığına ve
birliğine ve ahirete iman eden bir kişi için yaptığı her işte olduğu
gibi yaptığı fedakarlıklarda da sadece Allah'ın bilmesi ve Allah'ın
o tavırdan razı olması yeterlidir. İnanç sahibi kişiler Allah'ın
hoşnutluğunu kazanmak için her imkanı değerlendirme gayreti içinde
olduklarından fedakarlıkta bulunacakları anları önemli bir fırsat
olarak düşünürler. Yaptıklarının karşılığını asıl yurt olan ahirette
kat kat alacaklarını umdukları ve her işin karşılığını yalnızca
Allah'tan bekledikleri için bu fedakarlığı en içten şekilde yaşayabilirler.
Mümin Kuran'ın kendisine bildirdiği tüm güzel ahlak özelliklerini
Rabbinin rızasını kazanmak için ciddi bir çaba göstererek yerine
getirmeye çalışır. Bunun için de nefsinin tüm istek ve tutkularından
kendisini arındırarak, sadece vicdanının sesini dinleyerek yaşamaya
gayret eder. Çünkü ancak kendi isteklerini ve hırslarını bir kenara
bırakarak yaşayan insanın başkalarının ihtiyaçlarını ve eksikliklerini
fark edeceğini bilir. Kendi nefsini kontrol altında tutmasını bilen
mümin, herkese karşı fedakarca bir tavır gösterir. Çünkü Allah'ın
hoşnut olduğu ahlakı edinmek için karşısına çıkan her detayda en
güzel tavrı göstermesi gerektiğini, tek Dostu ve Vekili'nin ancak
o zaman kendisinden razı olacağını bilir. Bu nedenle üstün ahlak
sahibi mümin çoğu zaman kendi hakkından bile feragat ederek karşı
tarafın rahatını, huzurunu, sağlığını, güvenliğini, keyfini ve neşesini
sağlayacak şekilde davranmayı makbul görür.
Karşı tarafı her zaman kendinden üstün tutan salih müminler gerçek
imanın ve vicdanın gereğini yerine getirirler. İman eden kulların
bu üstün ahlakına en güzel örneklerden biri Kuran'da şu şekilde
geçer:
Kendilerinden
önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler
ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı
içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık
(ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler.
Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte
onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)
Ayette
bildirilen bu insanlar kendileri bir ihtiyaç içinde olsa bile her
zaman karşı tarafı düşünen, diğer müminlerin nefislerini kendi nefislerinden
öncelikli gören bir ahlaka sahiptirler. Üstelik bu ahlak müminlerin
sadece zaman zaman gösterdikleri bir özellik değildir. Hayatın her
aşamasında bu güzelliği yaşayan mümin için fedakarlık hiç zorlanmadan
yaşadığı bir ahlaktır. Koşulların değişkenliği, nefse ağır gelen
bir ortamda olunması müminin ahlakında hiçbir değişikliğe neden
olmaz. Hatta mümin zor anlarda gösterilen tavrın Allah katında değerini
bildiği için bunu daha büyük zevkle ve severek yerine getirir. En
zor gözüken anda bile hiçbir zorluk hissetmeden, elindeki tüm imkanı,
hiç düşünmeden diğer müminlere vererek kendi rahatını ve keyfini
hemen ikinci plana atabilir. Üstelik bundan dolayı kendisi hiçbir
sıkıntı duymadığı gibi, karşı tarafa da hiçbir rahatsızlık hissettirmez.
Karşı tarafı minnet altında bırakmadan en güzel tavrı gösterir.
Aslında bu yazdığım son cümle son derece önemlidir. Çünkü insanlar
zaten bir fedakarlığa yanaşmadıkları gibi, en ufak bir şey yaptıklarında
da bunu mutlaka karşı tarafa hissettirerek, hatta onu kendilerine
borçlu hissettirerek bir iyilikte bulunurlar. Üstelik bu fedakarlığı
istemeden yaptıkları için karşı tarafı zor durumda bırakıp, memnuniyetsizliklerini
mutlaka belli ederler. Çoğu zaman laf dokundurarak, surat asarak
ya da kendi deyimleriyle "başa kalkarak" bunu belirtmeye
yönelirler. Eğer yaptıkları iyiliği karşı tarafa hissettirmezlerse,
rahat edemezler. İşte samimi bir müminin asla yapmayacağı bu tavır,
onun üstün ahlakının bir delilidir. Çünkü fedakarlığı karşısındaki
için değil, Allah için yapan mümin gösterdiği güzel ahlak nedeniyle
öncelikle kendisi çok büyük bir huzur içinde yaşar.
Mümin için önemli olan ahlaken en güzeli yaşamak ve bu ahlakın gereklerini
en güzel şekilde uygulamaktır. Bunun sırrı ise yapılan her işin
ihlasla, gönülden Allah'a yönelip, sadece O'nun hoşnutluğu istenerek
yapılmasıdır. Çünkü güzel olan, hiçbir karşılık beklemeden yalnızca
Allah'ın rızasını umarak her anını hayırla geçirmektir. Nitekim
Allah ayetinde böyle üstün bir ahlak gösterenlerin alacağı en güzel
karşılığı şöyle bildirmektedir:
İşte
bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları,
altından ırmaklar akan cennetlerdir. (Böyle) Yapıp-edenlere ne
güzel bir karşılık (ecir var). (Al-i İmran Suresi, 136)
|