İNANANLARIN SAKINMASI GEREKEN BİR BELA: ENANİYET

Kibir yani enaniyet insanlar arasında oldukça yaygın bir karakter özelliğidir. Hatta enaniyet cahiliye insanları arasında bir meziyet, güzel bir özellik olarak bilinir. Toplum içinde enaniyetli insanlar çoğu zaman teşvik ve saygı görmekte, bu kötü ahlakın kişiye ve çevresindeki insanlara verdiği büyük zararlar ise tamamen gözardı edilmektedir. Bu yanlış düşünce tarzı nedeniyle insanlar toplum içinde itibar ve güç kazanmanın yolunun enaniyetten geçtiğine inanırlar. Diğer insanları küçümsemenin kendilerine güç katacağını zannederler. Ancak bu çok büyük bir yanılgıdır. Gerçekçe enaniyet, insana hiçbir şey kazandırmadığı gibi gerçekte çok büyük bir tahribata uğratır.

Enaniyet insanın gerçekte kendine ait olmayan özellikleri kendinden bilerek, bu özelliklerden dolayı büyüklenmesi, kibirlenmesi anlamına gelir. Oysa güzellik, zeka, hitabet gücü, zenginlik, makam mevki gibi dünya hayatına ait tüm özellikler insana kainatın tek sahibi olan Rabbi tarafından bahşedilmiş birer lütuftur. Ve insan tüm bu nimetlere nasıl bir karşılık vereceğiyle denenmektedir. Bazı insanlar bu özellikleri kendisine bir nimet olarak veren Rabbine gönülden şükrederken, bazıları nankörlük edip, kibirlenirler. Oysa enaniyet, yani tüm özelliklerinin kendine ait olduğuna sanıp, Rabbinden bağımsız -müstakil- bir gücü olduğuna inanmak, her insanın şiddetle sakınması gereken çok büyük ve ciddi bir hatadır. Bu durumun en önemli sebeplerinden birisi ise Allah'ı gereği gibi takdir edip tanımamak ve Kuran ayetlerinden uzak olmaktır.

İnsan 'kendim' dediği varlığı Allah'ın yoktan var ettiğini, belli bir süre dünya hayatında yararlandırıp, sonra canını alacağını, kıyamet gününde ise tüm yaptıklarıyla hesaba çekecek olanın yine Rabbi olduğunu gerektiği gibi anlasa, enaniyete kapılması mümkün olmaz. Bu kavrayışa sahip bir insan Rabbine karşı büyüklenmenin ne kadar büyük bir hata olduğunu anlar, kendine bu nimetleri veren Rabbine şükreder ve O'nun razı olduğu gibi bir kul olmak için elinden gelen herşeyi yapar. Bunun en güzel yolu ise tevazulu, aczini bilen, sürekli şükreden, samimi ve ihlaslı bir kul olmak, Kuran'da tavsiye edilen güzel ahlakı göstermekte irade göstermektir.

Ancak herşeye rağmen kibirlenerek, güzel ahlak göstermemekte direnenler, Allah'ın varlığına -tüm delillerine rağmen- inanmamakta ısrar edenler, dine muhalif çabalara girenler, inkarcı fikirleriyle insanları peşlerinden sürüklemek için çaba harcayanlar gerçekte çok büyük bir hüsrana uğrayacaklardır. Bu insanların ortak özellikleri dünya hayatının hiç bitmeyeceğine inanmaları, ölümün herşeyi bitireceğini sanmaları ve ahiret gününden yana gaflette olmalarıdır. Allah, kendisine kulluk etmekte çekimser kalanların sonunu Kuran'da şu şekilde tarif eder:

"..Kim O'na ibadet etmeye 'karşı çekimser' davranırsa ve büyüklenme gösterirse (bilmeli ki,) onların tümünü huzurunda toplayacaktır." (Nisa Suresi, 172) Bu insanların o gün ağızlarından dökülen tek söz ise "Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi. (Hakka Suresi, 27) olacaktır.

İşte o gün gelmeden önce her insanın yapması gereken şey de, Rabbini kendine vekil edinip, samimi bir kalple O'na teslim olmaktır. Büyüklenip, Rablerine teslim olmamakta direnenler, ahiret gününde çok büyük bir kayba uğrayacaklarını asla akıllarından çıkarmamalıdırlar. Çünkü kendine ait zannettiği özelliklere, malına, mülküne, parasına güvenen bir insan, kıyamet gününde yapayalnız, tek başına kalacak ve güvendiklerini yanında bulamayacaktır.

"Rahmana karşı size yardım edecek olan kimmiş? Şu sizin ordunuz mu? Kafirler yalnızca bir gurur (kesin bir aldanış) içindedirler. Eğer O, rızkını tutsa (vermese), rızkınızı verecek olan kimmiş? Hayır; onlar, bir azgınlık ve nefret içinde inatla direniyorlar." (Mülk Suresi, 20-21)

Ayette de bildirildiği gibi insan Allah'ın üzerindeki rahmeti, şefkati ve merhameti olmasa hiçbir şeye güç yetiremeyecek kadar aciz bir kuldur. İnsana eşsiz sistemlerle donatılmış vücudunu, hayatını devam ettirebilmesi için rızkını veren, sağlıklı bir hayat nasip eden tek güç Alemlerin Rabbi olan Allah'tır. İnsanın dünya hayatında dayanıp güvendiği tüm güçler yokolucudur. Allah dilemedikçe insan hiçbir şeye güç yetiremez. Hiçbir şeye sahip olamaz, ne kendine bir iyilik sağlayabilir ne de başına gelecek bir musibete engel olabilir. Buna rağmen yersiz bir enaniyete kapılmak kuşkusuz çok büyük bir akılsızlıktır. Nitekim Bediüzzaman Said Nursi de aşağıdaki hikmetli örneğinde enaniyetli insanın düşeceği durumu şu şekilde ifade etmiştir:

Nasıl ki yıldız böceği, kendi ışıkçığına itimad eder, gecenin hadsiz zulümatında kalır. Bal arısı, kendine güvenmediği için, gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyasıyla yaldızlanmış müşahede eder. Öyle de kendine, vücuduna ve enaniyetine dayansan; yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen, fani vücudunu, o vücudu sana veren Halikin yolunda feda etsen, bal arısı gibi olursun. Hem feda et. Çünkü şu vücud, sende vedia ve emanettir.

              51-100