DÜNYA İÇİN DİNİ FEDA EDENLER

Çoğu insan yaşamı boyunca ölümü ve ölümden sonra neler olacağını çok az düşünür, hatta bir çoğu aklına dahi getirmemeye çalışır. Çünkü ölüm üzerinde düşünmek, insana Allah'a karşı sorumluluklarını ve vicdanının sesini hatırlatır. Bunları hatırlamak istemediği ve Allah'a karşı sorumluluklarını uygulama niyetinde olmayan insan, kendince "yaşamının tadını kaçırmak" ve vicdanında sıkıntı oluşturmak istemez. Oysa bu tercihi yaparken, çok büyük bir yanılgıya düşmüş, hem dünyada hem de ahirette azap dolu bir hayatı seçmiştir. Çünkü ölümün ve ahiret hayatının varlığı bu kadar açık bir gerçekken, sonsuz yaşamında kendisine bir fayda sağlamayacak boş şeylerle uğraşması, düşünmeyerek ve sanki hiç ölmeyecekmiş gibi gafilce bir ömür sürmesi gerçekleri değiştirmez. İnanmak istemediği, aklına dahi getirmekten şiddetle kaçındığı bu gerçeklerle mutlaka bir gün karşılaşacaktır. Çok hızlı akıp giden yılların ardından, hiç beklemediği bir anda ölüm kendisini yakalayacak ve uykudan uyanır gibi bambaşka bir dünyaya adımını atacaktır.

Bu dünya insanların dünya hayatları boyunca yaptıkları her iyilik ve kötülüğün hesabının sorulacağı ahiret hayatıdır. Suni gerekçelerle kendini kandırmış olması ahirette geri dönülemez ve telafisi olmayacak bir pişmanlık yaşamasına sebep olacaktır. Bu yüzden bir devekuşu gibi başını kuma gömüp, gerçekleri görmekten kaçmak, insanın sadece kendini kandırmasıdır. Çünkü o gün kaçınılmazdır. Hiç şüphesiz, ölüm anında ahiret hayatı için hazırlıksız yakalanacağına, henüz vakti varken ciddi bir hazırlık içerisinde olmak, insana sonsuz yaşamda çok büyük bir kazançtır.

İnsan gerçekleri görmemek için isteyerek ve bilinçli olarak vicdanının sesini kısar. Hayatının gerçek amacını bilmesine rağmen, kendisine bambaşka gayeler edinir. Bu yüzden hayret verici bir müstağniyet, umursuzluk ve duyarsızlık içerisinde olur. Kendisine Allah'ı ve dini sorumluluklarını hatırlatan insanları, sanki hiç duymamış, görmemiş gibi hareket eder. Halbuki vicdanına başvursa dünyadaki varlığının amacını hemen anlayacaktır. Çünkü Allah her insanın vicdanına doğru ile yanlışı ayırt edebilecek bir kavrayışı ilham eder. Dolayısıyla herkes hakkın ne olduğunu bilir. Bilmiyordum, fark etmemiştim, anlamamıştım, görmemiştim sözlerinin hesap gününde insana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü her insan vicdanının derinliklerinde ölüm gerçeğini ve iyiliklerle kötülüklerin birbirinden ayrılacağı günün varlığını bilmektedir. Önemli olan vicdanın sesini sonuna kadar açmak, ve vicdandan başka bir yol edinmemektir. Ancak insan inkarda ayak direttiğinden dolayı doğruyu seçmez ve çok büyük bir kayba uğrar.

Nitekim Bediüzzaman Said Nursi "Fıtrat ve vicdan akla bir penceredir. Vicdan kalp penceresinden bakar. Akıl gözünü kapasa da vicdanının gözü daima açıktır" demiştir. Allah inkarcıların bu durumlarını Araf Suresi'nin 179. ayetinde;

"Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır", Neml suresi 14. ayetinde ise "Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler" şeklinde tarif etmektedir.

İnsan eğer gerçekten dini yaşamak istemiyorsa, bunun içinde binlerce suni gerekçe uydurabilir. Ancak bu gerekçeler kişinin samimiyetsizliğini, kalbinde bir hastalık olduğunu açıkça ortaya koyar. Örneğin dini yaşamamasının nedeni olarak bilgisinin eksikliğini gerekçe olarak öne sürüp kendini kandırabilir. Veya dinden hiç konuşmadığında, dini yaşayanlarla hiç görüşmediğinde bu sorumluluktan kurtulabileceğini düşünür. Ya da okulunu, iş hayatını, eşini dostunu, ailesini, çocuklarını, hastalıklarını bahane ederek dini yaşamaktan kaçar. Ancak bu samimiyetsiz gerekçeler insana hiçbir kazanç sağlamayacaktır. Kuran'da bu konu ile ilgili pek çok örnek verilmektedir. Ancak aşağıdaki yette de bildirildiği gibi bu kaçış hiçkimseye bir fayda sağlamayacaktır.

"… Onlardan bir topluluk da: "Gerçekten evlerimiz açıktır" diye Peygamberden izin istiyordu; oysa onlar(ın evleri) açık değildi. Onlar yalnızca kaçmak istiyorlardı….
De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçış size kesin olarak bir yarar sağlamaz; böyle olsa bile, pek az (bir zaman) dışında metalanıp-yararlandırılmazsınız." (Ahzab Suresi, 13, 16)

İnsanlardan bir bölümü de sadece 'dil ucu' ile dini yaşamanın ahirette kendilerini kurtaracağını sanırlar. Ancak böyle kişiler menfaatleri ile çatışan durumlarda, fedakarlık gerektirdiğinde yada dünyaya yönelik bir kazanç sağlayamayacaklarını anladıklarında Kuran'daki ifade ile "topukları üzerinde ters dönerler". Kimileri ise dinin bir gereğini yaşayamayınca tümden dinsizliği seçerek "zincirleme suç mantığı" içerisine girerler. Örneğin "namazı, dışarıda olduğum için kılamıyorum" der ve kendisine namaz kılmadığı için dinin diğer hükümlerini yapmama hürriyeti getirir.

Oysa insanın kendisini kandırdığı bu bahanelerin hiçbiri Allah katında geçerli değildir. Çünkü Allah Kuran'da insanlara tüm gerçekleri açıklamıştır ve vicdanın sesi ile ona doğruları ilham etmektedir. Kuran'da kıssaları bildirilen elçilerin ve salih müminlerin hayatları da iman edenler için çok güzel birer örnektir. Eğer insan dini yaşama konusunda samimi olursa Allah ona yollarını açar, işlerini kolaylaştırır, tüm yaşamını bereketli kılar ve lezzetlendirir.

Allah'ı ve dini cahiliye bakış açısı ile değerlendirmemek çok önemlidir. İnsanın "bundan bir şey olmaz" dediği bir konunun Allah katında önemli bir karşılığı olabilir. Veya yapılan bir hatayı kulu affedebilir, ama Allah affetmeyebilir. Bu yüzden insanın Allah'tan gücünün yettiği oranda korkup sakınması ve içinde bulunduğu durumu, yalnızca Kuran ayetleri ile değerlendirmesi çok önemlidir. Bunun karşılığı ise A-li İmran Suresi'nde şu şekilde bildirilmiştir:

"Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün). Allah, sizi kendisinden sakındırır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (A'li İmran Suresi, 30)

401-449