|
ALLAH
DUALARA CEVAP VERENDİR
İnsan
yaratılışı gereği son derece aciz, zayıf ve muhtaç olarak yaratılmıştır.
Bu acizliğinin ve muhtaçlığının yanısıra, sonsuz kudret sahibi Allah'ımızın
insana dua ettiğinde icabet ediyor olması insan için çok büyük bir
lütuf ve nimettir.
Dua, insanın tüm samimiyeti ile Yaratıcısı'na yönelmesi ve O'nun
sonsuz gücüne sığınarak yardım dilemesidir. Kur'an-ı Kerim her hükümde
olduğu gibi, dua konusunda da bizlere rehberdir. "Rabbinize
yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları
sevmez." (Araf Suresi, 55) ayet-i kerimesinde, Allah
(c.c)'a nasıl dua edilmesi gerektiği bizlere bildirilir.
Cenab-ı Allah, bize şah damarımızdan daha yakındır. Dışa vurduğumuzu,
içimizden geçeni, gizlimizin gizlisini bilir. Her an ne düşünsek,
ne istesek Rabbimiz onu işitir. Dua ederken de her duamız Rabbimiz'e
ulaşır. Allah Kuran'da dua için şöyle buyurmaktadır: "Kullarım
Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım.
Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse,
onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur
ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar." (Bakara Suresi, 186)
Müminler her koşulda ve her yerde içten içe Allah'a dua ederler.
Yalnızca zorda kaldıkları zamanlarda değil, her zaman ve her durumda
Rab'lerine yönelirler. Çünkü insan tüm hayatı boyunca her an Allah'a
muhtaçtır. Bu nedenledir ki müminler cahiliye bireylerinde olduğu
gibi dua etmek için bir sıkıntı içerisinde olacakları anı beklemezler.
Bollukta da darlıkta da daima Rablerine dua ederler. Çünkü bu önemli
ibadetin Rablerine yakınlaşmak için önemli bir yol olduğunu bilirler.
Cahiliye toplumundaki insanlar ise, Allah (c.c)'a yalnızca başlarına
bir zorluk geldiğinde ya da sıkıntıya uğratıldıklarında yönelip
dönerler. Bu elbette onların samimiyetsizliklerinin büyük bir kanıtıdır.
Nitekim Allah (c.c) bir ayet-i kerimesinde de, sadece çaresizlik
ve sıkıntı içerisindeyken Allah (c.c)'a yönelen ve bu zorluktan
kurtulduğunda hemen yüz çevirenleri şöyle belirtmektedir:
"İnsana
bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken
bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki
kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider.
İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir."
(Yunus Suresi, 12)
Halbuki
onların bu samimiyetsizlikleri yalnızca kendi kendilerini kandırmalarına
sebep olur. Çünkü zaten Allah (c.c) içlerinde saklı tuttukları her
şeyi bilmektedir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, Allah (c.c)'a dua etmekte
büyüklenenlerin Allah(c.c) katında değeri olmayacağı ve öldükten
sonra Rablerinin huzuruna boyun bükmüş kimseler olarak gelecekleri
açıkça bildirilmektedir. Çünkü Allah(c.c)'tan yardım dilememek ve
O'na dua etmemek, kendini yeterli görüp Allah (c.c)'a karşı büyüklenmek
anlamına gelmektedir. Müminler ise böyle bir tavırdan şiddetle kaçınırlar.
Rablerinin kendilerine şah damarlarından daha yakın olduğunu, içlerinden
geçirdikleri her şeyi duyduğunu ve tüm dualara icabet ettiğini en
derinden hisseden insanlar müminlerdir. Bu nedenle müminler gerek
nimetler içerisindeyken gerekse zorluk anlarında her zaman Rablerine
yönelip dönenlerdir. Rableri'nden içleri titreyerek korkarlar ve
O'ndan sabırla yardım dilerler. Üstelik Allah(c.c)'a olan dualarını
hiçbir vakit ya da yerle sınırlamazlar. Her an her yerde daima içten
içe bir zikir ve dua içindedirler. Gerçekten de müminler günlük
yaşamın en yoğun anlarında bile Rablerine yönelerek işlerini kolaylaştırması
ve yardım etmesi için O'ndan yardım dilerler.
Allah(c.c)'a
olan yakınlığın her an daha da artması için insanın önünde hiç bir
engel yoktur. Yapması gereken yalnızca Rabbine samimi bir kalp ile
yönelip dönmesidir. Nitekim Allah(c.c) bir ayet-i kerimesinde, "Onlar,
ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin
ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz,
sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından
koru." (Al-i İmran Suresi, 191) diyerek duanın
her şekilde edilebileceğini bizlere bildirmiştir.
Bunun yanısıra müminler dualarında Allah (c.c)'tan sabırla yardım
dilerler. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de onların bu özelliklerinden övgüyle
bahsedilmektedir. Elbette bu sabır, onların Rablerine duydukları
sonsuz güven ve teslimiyetten kaynaklanır. Müminler, Rablerinin
en hayırlı bir zamanda dualarına icabet edeceğini bilirler. Nitekim
Allah (c.c) bir ayet-i kerimesinde, "Allah'ın rahmetinden
umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden
umut kesmez." (Yusuf Suresi, 87) buyurur. Bu nedenle
müminler asla umutlarını yitirmez ve sabırla dua ederler.
Her
nimetten sorguya çekileceğiz…
Allah zorluklarla olduğu gibi nimetlerle de, insanın tavrını, ahlakını,
bu nimetler karşısında şımarıp şımarmayacağını ve Allah (c.c)'a
şükredenlerden olup olmayacağını sınamaktadır.
Nimetler ve zenginlik karşısında peygamberlerimizin gösterdikleri
tavır ise bizler için en güzel örnektirler. Hz. Yusuf'a ülkenin
hazinelerini yönetme hakkı verildiğinde "Rabbim, Sen
bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin, sözlerin
yorumundan (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada
ve ahirette benim Velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son
ver ve beni salihlerin arasına kat." (Yusuf Suresi, 101)
sözleriyle etmiş olduğu dua, müminin nimetler karşısında nasıl
Allah (c.c)'a yönelip döndüğünün en güzel örneklerindendir. Müminler,
hiçbir zaman Allah'ın kendilerine verdiği nimetlerle şımarmazlar,
hatta Hz. Yusuf'ta olduğu gibi hemen Allah'a şükredici bir kul olarak
yönelirler. Allah (c.c) Kuran'da müminlerin bu ahlakını şöyle bildirir:
"Onlar
ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak,
dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma'rufu emrederler,
münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir."
(Hac Suresi, 41)
Hz.
Süleyman'da sahip olduğu muhteşem mülkün ve zenginliğin karşısında
göstermiş olduğu üstün ahlakla Kuran'da örnek verilen peygamberlerdendir.
Allah (c.c) katından kendisine çok özel bir ilim öğretilmiş, cinler
emrine amade kılınmış ve kendisinden sonra hiç kimsenin erişemeyeceği
bir mülke sahip olmuştur. Allah'ın kendisini bu nimetlerle denemekte
olduğunu bilen Hz. Süleyman, "Bu Rabbimin fazlındandır,
O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte
olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti). Kim şükrederse, artık
o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten benim
Rabbim Gani (hiç bir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim
olandır. " (Neml Suresi, 40) diyerek Allah'a yönelmiştir.
Müminlerin
tam tersine cahiliye toplumundaki çoğu insan ise, kendilerine en
ufak bir nimet verildiğinde hemen bununla şımarırlar. Üstelik bu
nimetin kendilerine Allah (c.c) tarafından denenmeleri üzerine verildiğini
unutarak şükretmezler. Oysa Allah (c.c) sayısız ayet-i kerimesinde
bu insanları, "Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü
duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız.
Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Hadid Suresi, 23)
diyerek uyarmaktadır.
İnsana her yönden pek çok nimet verilebilir. Bu yalnızca maddi bir
kazanç olarak düşünülmemelidir. İnsanın sahip olduğu imanından,
fiziki güzelliğine, yeteneklerinden, sağlığına kadar sayısız güzellik,
ona sunulmaktadır. Bunlar ise, insanların Rab'lerine karşı şükredici
olmalarını gerektiren çok büyük nimetlerdir. Çünkü eğer Allah (c.c)
dilememiş olsa ne fiziki güzelliğe sahip olabilirler, ne görebilirler,
ne de pek çok yeteneğe sahip olabilirler. Allah (c.c) insana dilediği
her şeyi vermiş ve karşılığında ise ona şükredici bir tavır içerisinde
olmasını emretmiştir. Allah (c.c) bir "Görmüyor musunuz
ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış,
açık ve gizli sizin üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır."
(Lokman Suresi, 20) ayetiyle insana bu gerçeği hatırlatmaktadır.
Allah (c.c)'ın razı olduğu tavrı göstermeyenler ve nimetlerle şımarıp
sevince kapılanlar, Rablerine karşı yapmış oldukları bu nankörlüklerinden
dolayı cezalandırılacaklardır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de,
"Böylelikle
nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete)
nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız?" (Sebe Suresi,
17)
ayet-i
kerimesi ile bu gerçek haber verilmektedir.
|