ÇOĞUNLUĞA DEĞİL, HAKK'IN RIZASINA UYMAK

İnsan düşünme, kıyas yapma, sonuç çıkarma yetenekleriyle birlikte yaratılmış şuur sahibi bir varlıktır. Kendi yaratılış sebebini, "neden, niçin ve nasıl" var olduğunu, Yaratıcısı'na karşı sorumluluklarını, çevresinde gelişen olayların hikmetlerini ve bunlara ne şekilde tavır göstermesi gerektiğini daima düşünmelidir. Zira insan ancak düşündüğü müddetçe kıymet kazanacak ve yine ancak düşündüğü müddetçe doğrulara ve gerçeklere ulaşabilecektir. Ancak insan bu yeteneklerinin yanısıra, dünyadaki imtihanı gereği düşünmemeye ve gaflete düşmeye yatkınbir varlıktır. Eğer iradesini kullanmaz ve kendisini düşünmeme tuzağına bırakırsa, Allah'ın kendi nefsinde ve dış dünyada gösterdiği ayetlerini göremeyecek ve başkalarının telkin ve yönlendirmeleri ile gafilane bir ömür sürecektir.

Düşünmek için iradesini kullanmayan kişiler bulundukları toplumda yükselen her sesin ve değerlendirmenin mutlak doğru olduğunu zannederler. Üstelik karar veren kesimin yekünü ne kadar kabarık ise verilen kararın da doğruları o denli yansıttığına inanır ve bundan başka bir alternatifin olabileceğini düşünmezler. Toplumun genelinin kabul ettiklerinin ve inandıklarının tümüyle yanlış olabileceğine ise asla ihtimal vermezler. Diğerlerinin verdiği kararların isabetli olup olmadığını araştırmadan, kendi muhakemeleri ile değerlendirip vicdanlarının süzgecinden geçirmeden doğrudan kabul ederler. "Nasıl olsa bu kadar kişi benim için de düşünür" mantığıyla hareket ederek adeta tüm yaşantılarını başkalarının karar, telkin ve yönlendirmelerine bırakırlar. Oysa kalabalıklar hiçbir zaman tek başına doğrunun bir ölçüsü olamazlar. Yanlış yapanlar ne kadar çok olursa olsun yanlış her zaman yanlıştır. Ve doğruyu da ne kadar az insan uygularsa uygulasın doğru her zaman doğrudur. Elmas gibi değerli bir taş yere düşmekle nasıl ki değer kaybetmeyecekse, kömür de el üstünde taşınmakla bir değer kazanmayacaktır.

Dolayısıyla bir toplumda yanlışlar ne kadar yaygın olursa olsun yanlışlar hep yanlıştır ve bunlara hiçbir şekilde uyulmaması gerekir. Nitekim Kuran'da Enam suresinin 116. ayetinde Allah;

"Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler" diyerek insanları çoğunluğa uymaktan sakındırmaktadır.

Allah Kuran'da inkar edenler içerisinden "ateşe çağıran önderler" kıldığını, iman etmeyenlerin ve iman zafiyeti yaşayanların da bu önderlerin olumsuz telkin, yönlendirme ve çirkin emellerine körü körüne riayet ettiğini haber vermektedir. Zayıf karakterli bu kişiler, toplum içerisinde bir kişi hakkında yanlış ve adaletsizce verilen bir karara, ithama veya iftiraya sanki en doğru kararmış gibi destek verebilmekte, bu kişilerin telkin ve şartlandırmalarıyla o kişiye karşı kolaylıkla cephe alabilmektedir. Art niyetli kişiler de insanların bu psikolojilerini kullanarak, bir gün önce kahraman ilan ettikleri bir kişiyi, bir gün sonra rezil duruma sokabilmektedirler. Veya sistemli bir yönlendirme ile kitlesel galeyanlar oluşturabilmektedirler.

Oysa insanın bir kararın peşinden gitmeden önce duyduğu haberi etraflıca araştırması, olayları kuruntularına göre değil, salt vicdanı ile değerlendirerek, kesin ve kuvvetli delil, belge ve kanıtlarını görerek hüküm vermesi gerekir. Aksi takdirde kişinin olaylara düşünmeksizin, sui zan, kuşku, art niyet ve şüphe ile yaklaşması mutlak doğruları görmesine engel olacaktır. Allah Kuran'da insanların dünyedaki ve ahiretteki konumlarını ilgilendiren bu konuyla ilgili olarak İsra suresi 36. ayetinde "Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur." şeklinde emretmektedir. Olaylara iman gözüyle bakmayan kişiler yanlış bir karara varabilir, ama şuur ve akıl sahibi olan kişiler başkalarının telkinlerine uymakla değil, vicdanları ile doğruyu araştırıp bulmakla mükelleftir. Kıymetli büyüğümüz Said Nursi de sıdkın, yani doğruluğun İslam'ın esası olduğunu ve ahiretteki kurtuluşun "en sağlam kulp" olan doğrulukla mümkün olabileceğini şu sözleriyle ifade etmiştir;

"Sıdk, İslamiyetin üssü'l- esasıdır ve ulvi seciyelerinin rabıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır. Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. 'Urvetü'l- vüska' sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur."

Yani insanın düşüncelerini ve kanaatlerini akl-ı selimin sarsılmayan ölçüleri ile temellendirmesi, sahih ve doğru haber ile zan, tahmin ve yalanlara dayalı olan haberi ayırt etmesi gerekir. Sonra da aklını ve basiretini kullanarak, hakikatleri kuruntu ve zanlarla örtüp kapatmamaya çalışmalıdır. Cehaletin ve vicdani zaafiyetin sonuçları olan bu tür durumlara karşı kişinin muhakemesini ve özgür iradesini yitirmesi, her yanlışın altına imza atması, doğruya yönelememesi, körü körüne "ateşe çağıran önderlere" uyması ahirette kendisini hüsrana uğratabilir.

Kuran'da bu konuyla ilgili pek çok örnek yer almaktadır. Mesela Allah'ın elçileri kavimlerini hak olan gerçeklere çağırıp "Allah'ın indirdiklerine uyun" dediklerinde kavminin bireyleri; "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" demişlerdir. Buna karşılık Allah "(Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" diyerek onları yanlışların arkasından gitmemeye karşı uyarmıştır. (Bakara Suresi, 170)

İşte bu yüzden insan yalnız kalacağını bilse de doğruları uygulamaktan ve doğruları desteklemekten asla ödün vermemelidir. Nitekim temiz akıl sahibi olan Müslümanların fikir ve düşüncelerine, hareketlerine yön veren de sadece Kuran'a ve Peygamberimiz'in sünnet-i seniyyesine uygun bakış açısıdır. Hiçbir zaman bulundukları ortama ve şartlara göre karakterleri, şahsiyetleri ve verdikleri kararlar değişmez. Allah'ın kendilerine verdiği feraset ve basiret ile yanlışları ve doğruları kolaylıkla ayırt edebilir ve her zaman Allah'ın beğeneceği ve razı olacağı ahlakı yaşarlar. Doğru olan, bir Müslümana yakışan da budur.

              51-100