İSLAM BEREKET GETİRİR

İnsanlar maddi manevi her alanda refah elde edebilmek için yüzyıllardır ideal bir sosyal model arayışı içindedirler. Bu amaçla çeşitli araştırmalar yapmış, istatistikler tutmuş, fakat bu yöntemlerle hayalini kurdukları modeli bir türlü bulamamışlardır. Çünkü gerçek ve mutlak huzur sadece ve sadece ilahi sistem olan İslam'ın içerisinde mevcuttur. Bunun dışında bir yol yöntem arayanlar, yüzlerce, milyonlarca yıl araştırsalar, yine de arzuladıkları huzura asla ulaşamazlar. Çünkü insanın fıtratına ve dünyevi yaşamına en uygun olan tek hayat şekli Allah'ın insanlar için seçip beğendiği İslam dinidir. İslamiyet güzel ahlak, vicdan, huzur ve insaniyet üzerine inşa edilmiş bir dindir. Bugün, insanların maddi ve manevi olarak çektiği tüm sıkıntıların, çöküntülerin tek kaynağı ise İslam ahlakından uzaklaşmış olunmasıdır.

İnsanlar İslam'ın latif ruhunu ve bakış açısını kazanmadıkça, yaşamın her alanında bir huzursuzluk yaşarlar. Bu alanlardan biri de ekonomik hayattır. İslam ahlakından uzaklaşan toplumların ekonomik yaşamında da bir bereketsizlik ve başarısızlık meydana gelir. Zira, Allah korkusuna ve temiz bir vicdana sahip olmayan insanlar, paranın, bencilliğin, hırsın, egoistliğin ve her türlü dünyevi hırsın esiridirler. Bu kişiler "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığı ile hareket eden, temelinden çökecek bir binanın mimarlarıdırlar. Böyle kişilerin çoğunlukta oldukları toplumlarda ise ekonomik darboğazlar, geçim sıkıntısı, sefalet, haksız kazanç, darlık, rüşvet, dolandırıcılık, yolsuzluk, hırsızlık gibi her türlü kötülüğe rastlamak mümkündür.

İslam ahlakını benimsemeyen kişilerin bir türlü tatmin bulmayan istek ve arzuları, şekil ve renk değiştirerek her fırsatta karşımıza çıkar. Bu kişiler sürekli olarak daha fazla maddi kazanç arayışı içerisindedirler. Birçok insan belki de açlık sınırında yaşarken ve şiddetli geçim sıkıntısı çekerken, Allah'tan korkmayan nefisperest ve bencil ruhlu kişiler, sadece kendi yaşamlarını kurtarmaya, kendi istek ve arzularını tatmin etmeye çalışırlar. Bunun için de başkalarının haklarına tecavüz ederek, hile ve düzen ile onların paylarını kendi paylarına dahil ederler.

Bunun yanında cahiliye toplumlarında bu ahlakı taşıyan insanlara ve onların elde ettikleri haksız kazançlara gıpta edenler de vardır. Oysa özenilen bu insanlar, insan sevgisini, millet sevgisini, adalet duygusunu kalbinden atmış, şefkat, merhamet, insaniyet duygularını harap etmiş, karşılığında ise hainliği ve fıskı yüklenmiş kişilerdir. Ruhları alabildiğine yozlaşmıştır. Elbette ki Allah'ın sınırlarını gözetmeyen, adaletli davranmayan ve hak yiyen böyle insanların oluşturduğu bir toplumda da ekonomik bunalım ve buhranların oluşması kaçınılmazdır.

Ancak haram yiyen ve onlara gıpta edenler, başkalarının mallarını haksızlık ve adaletsizlikle kendi mallarına katıp kazanç sağlamanın, onların deyimiyle "köşeyi dönmenin" sonunda karşılarında Allah'ın azabını bulacaklarını bilmelidirler. Zira dünya hayatında zaman hızla akmakta ve her insan için kaçınılmaz olan ölüm ile birlikte hesap günü de yaklaşmaktadır. İnsanın yaptığı zerre miktarınca iyilik ve kötülük tartılacak ve ahirette önüne sunulacaktır. Bu yüzden insan aklını kullanmalı ve tonlarca kötülüğü yüklenmekten kaçınmalıdır.

Bu insanlar için tek kurtuluş Kuran'a sımsıkı sarılmaktır. Eğer Kuran ahlakı topluma hakim olursa ve insanlar maddi ve manevi doyuma ulaşırsa, tüm bu sorunlar ortadan kalkar. Herkes dürüst, şeffaf ve adil bir yapı içerisinde yaşar. Allah'ın insanlara taksim ettiği rızıklar, insanlara ihtiyaç oranında dağıtılır. Dolayısıyla toplumda sosyal adalet yerleşir. Çünkü Allah'tan korkan insanlar haysiyet ve insanlık dolu, vicdan yüklü olduklarından mazlum ve güçsüz olan insanların haklarını asla yemezler. Aksine yoksul ve kimsesiz kişileri himayeleri altına alarak onların geçimlerini olabilecek en iyi şekilde sağlarlar. Karşı tarafın ihtiyaç ve menfaatlerini kendi ihtiyaç ve menfaatlerinden daima evla tutarlar.

Kuran ahlakında güzel davranışı karşılıksız olarak göstermek söz konusudur. Kuran'da karşılık beklemeksizin, hem bolluk, hem de darlık zamanlarında Allah için yardımda bulunmak, iyilik yapmak makbul tutulmuştur. En önemlisi ise, salt Allah'ın rızasını gözeten bir insanın yapacağı bu fedakarlık ve iyiliklerinde herhangi bir sınırın olmamasıdır. Mümin, gücü yettiği oranda ve ihtiyacından artan her şeyi ihtiyacı olanlara verir. Dolayısıyla yardımlaşmanın egemen olduğu bir toplumda ekonomik düzey de çok yükselir.

İman etmeyen insanların oluşturdukları bir toplumda ise, herkes ihtiraslarının peşinde koşacağından elindeki parayı ve malı büyük bir hırs ve yığma tutkusu ile biriktirir. İhtiyaç içinde olanlar bundan faydalanamazlar. Zenginlik ve fakirlik düzeyi çok keskin oranlarla birbirinden ayrılır. Oysa Kuran'da insanlara malı ve parayı sürekli olarak hayır işlerinde kullanmaları, zengin olanın yoksul olanı kollaması öğütlenmektedir.

Bununla birlikte dinin yaşandığı bir toplumda üretim ve tüketimde asla israf yapılmaz. Bu da bereketin artışında son derece önemli bir etkendir. İslam büyüğümüz Mehmet Zaid Kotku'nun da belirttiği gibi, israf, "gerek fertlerin, gerekse cemiyetlerin mahvına ve inkırazına, hatta esaretine müncer olan bir felaket kaynağıdır." Ama Kuran ahlakının hakim olduğu toplumlarda tüm kaynaklar ihtiyaç duyulan nispette ve ihtiyaç duyulduğu yerlerde kullanılır. Hassas bir planlama yapılır. Bunun neticesinde ise zengin bir toplum yapısı oluşur. Nitekim bu konuda Kuran ahlakının yaşandığı, bolluk, refah, adalet ve zenginlik vasıfları ile tarihe geçen Asr-ı Saadet dönemi bu gerçeğin en açık delillerinden biridir.

Sonuç olarak, dünya üzerinde, her alandaki gelmiş geçmiş en ideal yaşam modeli Allah'ın biz kulları için seçip beğendiği hak din İslam'ın sunduğu ahlakın yaşanması ile mümkün olabilir.

              51-100