İSLAM DİNİ BOZGUNCULUĞU YASAKLAR, BARIŞÇI VE UZLAŞTIRICI OLMAYI EMREDER-2-

İslam dini sadece Müslümanlar arasında değil, farklı kültür, din ve ırklardan olan tüm toplumlar arasında kardeşçe, sevgi ve saygı dolu bir ilişki olmasını emreder. Hatta insanlar arasında rahat, huzurlu, adil ve hoşgörülü bir yaşamın bina edilmesi konusunda Müslümanlar Allah tarafından özel olarak görevlendirilmişlerdir.

İslam ahlakını peygamberimizin uyguladığı şekliyle yaşayan Müslümanlar tarihin her döneminde yaşadıkları topluma huzur ve barış getirmişlerdir. Örneğin asırlarca katliamlara, sürgünlere ve savaşlara şahit olan Filistin ilk defa Hz. Ömer tarafından 637 yılında fethedildikten ve Müslümanların hakimiyetine geçtikten sonra huzurlu, barışçı ve sakin bir yaşama sahne olmuştur. Farklı kültürlerden ve dinlerden olan insanlar burada özgürce yaşama imkanı bulmuşlardır. Filistindeki bu barış dolu ortam Müslümanlar burada hakim güç olarak kaldıkları müddetçe devam etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğunun yüzyıllar boyunca farklı din, ırk ve milletten toplumları aynı çatı altında uyumlu, sakin ve istikrarlı bir şekilde yaşatabilmesi de İslam ahlakını benimsemesinden kaynaklanmıştır. Dünyanın başka bölgelerinde sahip oldukları inancı ve hukuku istedikleri gibi uygulayamayan toplumlar, Osmanlı yönetimi altında 400 yıl boyunca özgürce dinlerini uygulama ve geleneklerini yaşatabilme imkanı elde ettiler. Çünkü Osmanlı padişahları Kuran'ın emri olarak dini kimseye zor ve şiddet yoluyla kabul ettirme yoluna gitmediler, insanları kendi inançlarında ve kendi yaşam şekillerinde özgür bıraktılar ve hoşgörüye dayalı bir yönetim sistemi benimsediler.
Görüldüğü gibi İslam dini insanlar ve toplumlar arasında uzlaşmayı ve mecbur kalınmadığı sürece asla savaşmamayı emreder. İslam dinine göre savaş ancak haksız bir saldırıya karşı savunma amaçlı ve belirli şartlara bağlı olarak yapılır. Bu şartlar masum insanlara zarar vermemek, öfkeyle hareket ederek adaletsizliğe yönelmemek ve hiçbir konuda aşırıya gitmemektir. Peygamberimiz döneminde hangi şartlar altında savaşıldığını ve İslam dininin savaşa bakış açısını Harun Yahya www.islamterorulanetler.com isimli internet sitesinde yer alan bir makalesinde şu şekilde açıklamıştır

… Peygamberimiz Hz. Muhammed'in hayatına baktığımızda da, savaşın ancak zorunlu hallerde ve savunma amaçlı olarak başvurulan bir yöntem olduğunu görebiliriz.

Kuran'ın Peygamberimize vahyi tam 23 yıl sürmüştür. Bunun ilk 13 yılında Müslümanlar Mekke'deki putperest düzenin içinde azınlık olarak yaşadılar ve çok büyük baskılarla karşılaştılar. Pek çok Müslümana fiziksel işkenceler yapıldı, bazıları öldürüldü, çoğunun evi ve malları yağmalandı, sürekli hakaret ve tehditlerle karşılaştılar. Buna rağmen Müslümanlar şiddete başvurmadan yaşamaya devam ettiler ve putperestleri hep barışa çağırdılar.

Sonunda putperestlerin baskıları dayanılmaz bir noktaya vardığında, Müslümanlar daha özgür ve dostane bir ortamın bulunduğu Yesrib (sonradan Medine) şehrine hicret ederek burada kendi yönetimlerini kurdular. Kendi siyasi yapılarını bu şekilde oluşturduktan sonra bile, Mekke'nin saldırgan putperestlerine karşı silah kullanmadılar. Ancak aşağıdaki ayetin vahyinden sonra Peygamberimiz ümmetine savaş için hazırlık emri verdi:

Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü'minlere, savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir. Onlar, yalnızca; "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar..." (Hac Suresi, 39-40)

Kısacası, Allah Müslümanlara savaş iznini, baskı ve zulüm gördükleri için vermiştir. Bir başka deyişle, izin verilen savaş, sadece savunma amaçlı bir savaştır. Başka ayetlerde ise Müslümanlar gereksiz bir kışkırtmadan veya gereksiz şiddet kullanımından kaçınmaları için uyarılmışlardır:

Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. (Bakara Suresi, 190)

Tüm bu örneklerde görüldüğü gibi İslam dini insanlara mutsuzluk getiren, acı veren, özgürlüklerini ellerinden alan her türlü uygulamayı reddeder. Eğer bir ülkede İslam ahlakının gerektirdiği yaşam tarzı hakimse o ülkenin insanları son derece mutlu ve hür bir yaşantıya sahip olurlar. Şiddete, haksızlığa, zulme maruz kalmazlar. Böyle bir ülkede terörün zemin bulması ve insanların teröre yönelmesi imkansızdır. Çünkü terörün gerektirdiği haksız fiiller, İslam dini tarafından yasaklanan haram fiillerdir. Örneğin masum ve suçsuz insanları öldürmek, Allah tarafından haram kılınmıştır ve Allah suçsuz bir insanı öldürmeyi tüm insanlığı öldürmekle eşit tutmuştur. İnsanlara kin beslemek ve intikam duygusuyla hareket etmek İslam dininde yeri olmayan bir ahlak bozukluğudur. Kuran'da affedicilik ve adalet vardır. Bir fikrin şiddet ve zor yoluyla insanlara kabul ettirilmeye çalışılması da İslam dininde yasaklanmıştır. Allah dinde zorlama ve baskı olmayacağını bildirmiştir. Dolayısıyla İslam dini insanlar arasında kavga veya bozgunculuğa sebep olacak her türlü şartı ortadan kaldırmıştır.

İslam dininin şiddete, savaşa ve bozguna karşı olduğunu anlamak için peygamberlerin ve İslam büyüklerimizin hayatına da bakmak gerekir. Örneğin Hz. Musa Firavun tarafından çocukları boğazlanan, erkekleri öldürülen ve kadınları köle olarak kullanılan bir toplumda, insanları Allah'a iman etmeye davet etmiştir. Ancak hiçbir zaman Firavun'un bu şiddet yanlısı tavrına karşı şiddet kullanmamış, aksine Allah Hz. Musa'ya Firavun'a dini anlatırken son derece yuşumak olmasını ve merhametli davranmasını öğütlemiştir. Böylece Firavun gibi zalim bir insanın doğru yolu seçmesinin umulabileceği ayetlerde belirtilmiştir.

Hz. Lut, Hz. Nuh, Hz. Muhammed ve diğer bütün peygamberler içinde yaşadıkları toplumun adaletsiz tutumuna ve zulmüne maruz kalmış, ancak buna karşı sabırlı, akılcı, sakin ve merhametli bir ahlak göstermişlerdir. Böylece İslam ahlakı insanlar arasında uzlaştırıcı olmuş ve toplumlar arasındaki çatışmalar durmuştur. Bediüzzaman'ın hayatı da İslam dininin getirdiği bu barışçıl tavrı görmemiz açısından son derece önemli bir örnektir.

Bediüzzaman bilindiği gibi hayatının büyük bir kısmını, kendisine atılan haksız iftiralar sonucu sürgünde ve hapiste geçirmiştir. 30 yıl boyunca arkadaşlarıyla rahatça görüşmesine, tebliğ ibadetini özgürce yerine getirmesine ve her insanın hakkı olan doğal bir yaşam sürmesine izin verilmemiştir. Hastayken soğuk yerlerde yatırılarak, vücuduna zehir enjekte ederek, sağlıksız koşullarda yaşatılarak bir çok kereler öldürülmeye çalışılmıştır. Hakkında asılsız dedikodular yayılmış, ekonomik gücü tümüyle elinden alınmıştır. Ancak Bediüzaman da peygamberlerimiz gibi hayatı boyunca kendisine reva görülen bu zulme, hiçbir zaman şiddet ve öfkeyle karşılık vermemiştir. Kendisini bu durumda yaşatanları affettiğini söyleyerek onları Allah'a imana, merhametli, hoşgörülü, barışçı olmaya davet etmiştir.

Dünya Müslümanlarının yapması gereken de Peygamberimizin ve Bediüzzaman gibi değerli İslam büyüklerinin yolundan giderek İslam ahlakını gerçek haliyle uygulamak ve uygulanması için gayret etmektir.