|
AKLIN
İKİ YÖNÜ
İnsanlar kendilerine Allah tarafından verilen özellikleri Kur'an
ahlakına uygun kullandıklarında, çok saygın, seçkin, onurlu ve değerli
insanlar olabilirler. Ancak çoğu insan bu özelliklerini yükselmek
için değil alçalmak için kullanır. Bu durum Üstad'ın da sık sık
dikkat çektiği gibi kişiyi esfel-i safilin'e çeker, yani insanı
varlıkların en aşağısı yapar.
İnsanların iyiye kullandıkları gibi kötüye de kullanabildikleri
bu özelliklerden bir tanesi de akıldır. Akıl, insanın doğruyla yanlışı,
iyiyle kötüyü ayırt edebilmesi ve iyi olanı en doğru şekilde yapabilmesi
yeteneğidir.
Bu nedenle aklın ana kaynağı ve dayanağı vicdandır. Ancak vicdanlı
bir insan akıllı olabilir. Çünkü insana doğruyu gösteren rehber
vicdanın sesidir. Vicdan her konuda ve her şartta insana doğruyu
ilham eder. Vicdanına teslim olan insan neyi ne zaman ne şekilde
yapacağı, hangi insanlarla dost olması hangi insanlardan sakınması
gerektiği, hangi ortamların kendisine zarar verebileceği, hangi
kararın kendisine faydalı olacağı gibi pekçok konuda en doğru şekilde
davranma imkanına sahiptir. Bu nedenle vicdanlı insanlar aynı zamanda
çok akıllı insanlar olurlar.
Vicdanın sesini dinlemeyenin aklı da olmaz. Hayatı bereketsizlikler,
mutsuzluklar ve sıkıntılarla doludur.
Ayrıca aklı zekayla da karıştırmamak gerekir. Bir insan çok zeki
olabilir, ancak bu her zeki insanın akıllı olacağı anlamına gelmez.
Nitekim nice insan vardır ki çok zeki olduğu halde vicdanının sesine
kulak vermediği için son derece akılsızdır. Örneğin mesleğinin zirvesine
çıkmış, çok bilgili, araştırmacı, hafızası çok güçlü bir bilim adamı
düşünün. Bu kişi kendi sahasında herkesin otorite kabul ettiği,
herkesin sözüne itibar ettiği, kendi konusunda son sözü söyleme
yetkisine sahip son derece zeki bir insan olabilir. Ancak eğer bilgisi
ve öğrendikleri onu Allah'ın varlığı ve ahiretin yakınlığı gerçeğine
yöneltmiyorsa ve ahlakına etki etmiyorsa o zaman zeki olmasına rağmen
bu kişinin akıllı olduğundan bahsedilemez. Çünkü böyle bir durumda
sahip olduğu ilmi doğru şekilde kullanmayı bilmiyor ve öğrendikleri
hayatına gerçek bir fayda getirmiyor demektir.
Sözgelimi kainatın büyüklüğünü, evrendeki kusursuz dengeleri ve
tüm kainata hakim olan düzeni inceleyen bir bilim adamı eğer tüm
bu öğrendiklerine rağmen, sırf kibirinden dolayı bu düzeni yaratan
bir Yaratıcının varlığını kabul edemiyorsa ve bilgilerinden doğru
bir sonuç çıkartamıyorsa o zaman zekası ona bir şey kazandırmamış
olur. Dünyanın en bilgili insanı olmasına rağmen vicdanına aykırı
davrandığı için mutlu, ve huzurlu yaşayamaz. İlmi ona hiçbir şey
kazandırmaz.
Halbuki akıllı bir insan öğrendiklerini vicdanıyla yorumlar. Dolayısıyla
aslında bütün kainatın Allah'ı tanımamız için yaratılmış bir vasıta
olduğunu görür. Bu düzeni yaratan Yaratıcıya teslim olması gerektiğini
bilir ve ilmi onu güzel ahlaka yöneltir. Aklını doğru yönde kullandığı
için bilgisi onun için büyük bir nimet haline gelir. Öğrendiklerinin
tümü Allah'a daha yakınlaşmasına, onurlu, saygın ve değerli biri
olmasına destek olur.
Akıl
insanı mutlaka doğruya götüren bir nimettir. Ancak aklını kullanmayan
insanlar için düşünme ve öğrenme yeteneği bir bela ve azap haline
gelir. Çünkü insanın doğruyu gördüğü halde yanlışta ısrar etmesi,
ruhun kaldırabileceği bir yük değildir. İnsan ruhu doğruya, iyiye
ve güzele ayarlı olarak yaratılmıştır. Bilerek günaha girmek, bilerek
dinden yüz çevirmek ve bilerek fıtrata aykırı davranmak ruhta büyük
bir sıkıntı yaratır. Bu nedenle akletme yeteneği vicdanlı bir insan
için hayatın en büyük nimetlerinden biriyken, vicdansız bir insan
için bir azap halini alır.
Nitekim Üstad insanın sahip olduğu özellikleri doğru kullanmadığında
karşılaşacağı sıkıntıları bir sözünde şu şekilde açıklamaktadır.
Üçüncü Kâr: Her âza ve hasselerin kıymeti, birden bine çıkar.
Meselâ: Akıl bir âlettir. Eğer Cenab-ı Hakk'a satmayıp belki nefis
hesabına çalıştırsan, öyle meş'um ve müz'iç ve muacciz bir âlet
olur ki; geçmiş zamanın âlâm-ı hazînanesini ve gelecek zamanın
ehval-i muhavvifanesini senin bu bîçare başına yükletecek, yümünsüz
ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki: Fâsık
adam, aklın iz'ac ve tacizinden kurtulmak için, galiben ya sarhoşluğa
veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakikî'sine satılsa ve onun
hesabına çalıştırsan; akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki:
Şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini
açar. Ve bununla sahibini, saadet-i ebediyeye müheyya eden bir
mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar. Meselâ: Göz bir hassedir ki,
ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenab-ı Hakk'a satmayıp
belki nefis hesabına çalıştırsan; geçici, devamsız bazı güzellikleri,
manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad
derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni'-i Basîr'ine
satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan; o zaman
şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki
mu'cizat-ı san'at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu Küre-i Arz
bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine
çıkar. Meselâ: Dildeki kuvve-i zaikayı, Fâtır-ı Hakîm'ine satmazsan,
belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan; o vakit midenin
tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder.
Eğer Rezzak-ı Kerim'e satsan; o zaman dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i
İlahiye hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri ve Kudret-i Samedaniye
matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar."
Görüldüğü gibi insana verilen her özellik onu varlıkların en üst
mertebesine çıkartacak bir nimet olarak verilmiştir. Ancak insanlar
bu özelliklerini yaratılış amaçlarına uygun kullanmazlarsa, o zaman
sahip oldukları bu nimetler onları ahirette ve dünyada büyük bir
azabın içine sürükleyecektir.
|