ACZİNİN FARKINDA OLAN İNSAN, ALLAH'A ŞÜKREDER

Her insanın sahip olduğu maddi ve manevi tüm nimetler için sonsuz rahmet sahibi olan Rabbimize şükretmesi gerekmektedir. Sahip olunan bu nimetler kimi zaman dışarıdan pek cazip ya da çekici gibi görünmeseler de, kıyas yapmayı bilen bir insan için gerçek anlamda birer nimete dönüşürler. Çünkü insan kıyas yoluyla elindeki nimetlerin değerini ve şükretmenin önemini daha iyi anlar. Örneğin maddi açıdan güçlü olmayan bir insan kendisinden çok daha zor şartlarda yaşayan açlık ve korku içinde yaşamaya mahkum edilmiş, zulüm gören insanları gördüğünde, içinde bulunduğu durumdan dolayı şükretmesi gerektiğini anlar. Ya da şiddetli bir hastalığa yakalanan bir insan, kendisinden daha şiddetli ve salgın bir hastalığa yakalanan bir kişiye gördüğünde içinde bulunduğu duruma şükretmesi gerektiğini kavrar, şikayet etmenin çok büyük bir nankörlük olacağını fark eder.

Çok iyi planladığı bir işin istediği şekilde yürümemesi ve istediği başarıyı kazanamaması derin düşünmeyen olayların Allah'ın belirlediği bir kader doğrultusunda işlediğini unutan bir insana üzüntü verebilir. Oysa bu olaydaki hayırları düşünen Allah'ın birçok olumsuzluğu hoşa gitmeyecek bir çok olayı bu durumla engellediğini düşünen biri için şükredilecek bir olay haline de dönüşebilir. Bunun Allah'tan bir deneme olduğunu dünüşür ve karşılaştığı her olaya Allah'ın razı olacağı şekilde karşılık vermeye çalışır. Takdir edilmiş kaderine karşı bir şikayet ruhu içine girmek yerine Allah'a şükreder. Bediüzzaman da bir sözünde Allah'ın kendi üzerlerinde tecelli eden sonsuz rahmetine karşılık olarak insanların şükretmeleri gerektiğini ifade etmiştir:

"Ey şükrü bırakıp şikayete giren hasta! Şikayet bir haktan gelir. Senin bir hakkın zayi olmamış ki şikayet ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok şükürler var yapmadın. Cenab-ı Hakkın hakkını vermeden haksız bir surette hak istiyorsun gibi şikayet ediyorsun. Sen kendinden yukarı mertebelerdeki sıhhatli olanlara bakıp şikayet edemezsin. Belki sen kendinden sıhhat noktasında aşağı derecelerde bulunan biçare hastalara bakıp şükretmekle mükellefsin. Senin elin kırık ise kesilmiş ellere bak. Bir gözün yoksa iki gözü de olmayan amalara bak. Allah'a şükret."

Said Nursi Allah'a şükretmeyerek, nankörlük yapan insanları "hasta insanlar" olarak nitelendirmektedir. Gerçekten de elinde şükredecek sayısız nimet varken bunları görmezden gelen ve hakkı olmadığı halde nankörce bir tutum takınan bir insanın sağlıklı bir ruha sahip olduğu söylenemez. Çünkü sağlıklı bir insan elindeki nimetlerin kıymetini bilir bunların kendisine Allah'ın bir rahmeti bir hediyesi ve şükür için verdiği vesileler olduğunu kavrar. Bunların varlığından son derece hoşnut olduğunu elinde olan ve olmayan herşeyin Allah'ın takdiri ve mutlak bir hayır gözeterek yarattığı özel olaylar olduğunu düşünür. Güzel ahlakı kazanmasında bu olayların ne derece önemli basamaklar olduğunu fark eder. Tüm bunların kendi ahireti açısından önemini kavramak konusunda hassastır. Bir şey elinden çıktıktan sonra değerini anlamak yerine, henüz ona sahip iken Allah'a şükretmenin güzel ahlakın bir gereği ve Allah'a olan teslimiyetinin bir göstergesi olduğunu bilerek yaşar.

İnsan çocukluğundan başlayarak hayatının her döneminde Allah'ın kendisi için verdiği nimetlerle bir arada yaşar. Başına gelen her olay aslında hayatının ilerleyen yıllarında kendisine hayır olarak dönen hikmetler taşır. Ancak bu nimetleri sadece maddi değerlerle sınırlı tutmamak gerekir. Bunların içinde o kişinin yaşadığı ortam ahlakının güzelleşmesine yardımcı olan bir olay, edindiği bir tecrübe ya da bilgi, hayatının ilerleyen dönemlerinde kendisine yardımcı olacak bir insanla tanışması gerçekte bu insan için birer nimettir ve son derece değerlidir. Ancak tüm bunlar nedeniyle Allah'a şükredebilmek için herşeyden önce insanın yaşadığı olayların hikmetlerini iyi düşünebilmesi bunların değerini henüz hikmetleri ortaya çıkmadan fark etmesi gerekir. Bunun bir yolu insanın kendi aczini düşünmesidir. Çünkü ancak bu şekilde ne kadar büyük nimet içinde de olsa muhtaç ve aciz bir insan olduğunu kavrayabilir. Allah ona bahşettiği maddi ve manevi nimetlerini geri çektiğinde nasıl bir acze düşeceğini kafasında iyi şekillendirebilir. Çünkü insanı yaratan Allah'tır. Ona akıl veren düşünmesini görmesini duymasını sağlayan da Allah'tır. İnsanın ise kendisini diğer varlıklardan üstün kılan sonsuz rahmet sahibi Allah'a karşı bir büyüklenme içine girmesi maddi hastalıktan öte, son derece önemli manevi bir hastalıktır. Bu durumuna rağmen insanın nankörlük yapması, bu manevi hastalığın daha da artmasına neden olur. Üstad bu durumdaki bir insanı kırılmış eline rağmen dövüşen bir adamın durumuna benzetmiştir.

Öyle de bir insan hiçlikten vücuda gelip taş olmayarak ağaç olmayıp hayvan kalmayarak insan olup Müslüman olarak çok zaman sıhhat ve afiyet görüp yüksek bir derece-i nimet kazandığı halde bazı arızalarla sıhhat ve afiyet gibi bazı nimetlere layık olmadığı veya hatalı bir tercih veya kötüye kullanarak elinden kaçırdığı veyahut eli yetişmediği için şikayet etmek sabırsızlık göstermek "aman ne yaptım böyle başıma geldi?" diye rububiyet-i ilahiyeyi tenkit etmek gibi bir hal maddi hastalıktan daha müsibetli manevi bir hastalıktır. Kırılmış elle döğüşmek gibi şikayetiyle hastalığı ziyadeleştirir."

İnsanın böyle manevi bir hastalıktan kurtulmasının tek yolu ise hem kendisini hem de kaderini yaratan Allah'a teslim olması ve kendine tek rehber olarak Kuran'ı almasıdır. Ardından da herşeyin mutlak bir hayır ile yaratıldığını unutmayarak, sahip olduğu herşey için Allah'a şükretmesi gerekmektedir.