OSMANLI'DA TÜRK-İSLAM AHLAKI -1

Bir toplumun huzuru, güvenliği ve gelişimi o toplumu oluşturan fertlerin ahlakına bağlıdır. Rüşvet almak, sahtekarlık, zalimlik, dolandırıcılık, adaletsizlik, merhametsizlik gibi kötü ahlak özelliklerine sahip, tembel, miskin fertlerden oluşan bir milletin gelişmesi veya o toplumun huzur içinde yaşaması imkansızdır. Böyle insanların bulunduğu yerde kavgaların, tartışmaların yaşanması veya suç işlenmesi an meselesidir. Pek çok kuruluş rüşvetin ve dolandırıcılığın merkezi konumundadır. Böyle bir durumda ise devlet, gücünün önemli bir bölümünü toplum içindeki asayişin ve düzenin sağlanmasına harcayacaktır.

Aksi bir durumda, yani toplumu oluşturan fertlerin merhamet, şefkat, sadakat, dürüstlük, namus, adalet, sevgi ve saygı gibi güzel ahlak özelliklerine sahip olması durumunda ise kusursuz bir toplum modeli ortaya çıkacaktır. Böyle bir toplumda asayişin sağlanması, huzur ve güven ortamının oluşması, milletin ve devletin çıkarlarının gözetilmesi için devletin özel bir güç sarfetmesine gerek kalmaz. Vicdan ve güzel ahlak sahibi bir toplumda bunlar doğal olarak mevcuttur. Bu toplumun fertleri devlete yük olmaktansa devlete ve millete hizmet eder, hayır getirirler. Ve bu, milletin sürekli gelişimi ve güçlenmesi anlamına gelir.

Bir toplumun fertlerinin güzel ahlaklı olmalarını ve daima vicdanlı davranmalarını sağlayabilecek tek güç ise dindir. Din olmazsa güzel ahlak olmaz. Kendisini başıboş ve sorumsuz zanneden ve Allah'a yaptıklarından dolayı hesap vereceğine inanmayan bir insan güzel ahlak göstermeye gerek görmez. Veya mutlaka çıkarı ile çatıştığında güzel ahlakı bırakır ve kolaylıkla sahtekarlık yapabilir.
Topluma genel olarak Kuran ahlakının hakim olması durumunda ise insanları tedirgin eden, huzursuzluk veren birçok olay ortadan kalkar. Böyle bir toplum modeli ise bize pek uzak değildir. Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselişi, İstanbul gibi büyük şehirlerinde dahi asayişin hakim olması, Osmanlılar'ın hoşgörü, dürüstlük, şefkat gibi özelliklerinin tüm dünyaca bilinmesi, her dinden, her ırktan ve her mezhepten insanın Osmanlı'nın hakimiyetinde huzur bulmuş olması, esir düşenlerin dahi Türkleri aziz ve şefkatli bir millet olarak anmalarının nedeni Osmanlı'nın Kuran ahlakına sahip çıkması ve dindar bireylere sahip olmasıdır.

Osmanlı'da devlet kademelerinde bulunan kişilerin de Kuran ahlakına uygun olarak davranmaları devletin bazı çevrelerce sömürülmesini ve güçten düşmesini engellemiş, aksine güçlenmesine vesile olmuştur.

Örneğin bir toplumda rüşvetin yaygınlaşması o toplumda adaletin, hukukun, dürüstlüğün, hakkaniyetin ortadan kalkması demektir ve o toplum için önemli bir tehlikedir. Nitekim IV. Murad'a sunduğu bir risalede Koçi Bey rüşvetin devlete verebileceği zararlar üzerinde durmuş ve şöyle demiştir:

Karışıklığa, fitne ve fesada, reayanın ve memleketlerin harab olmasına, hazinelerin ve malların azalmasına sebep, rüşvet şeytanı olmuştur. Dünya yüzünden rüşvet laşesi kaldırılmazsa, adalet mümkün olmaz. Alemin işlerinin düzeltilmesi nasib olmaz. Rüşvetin girdiği yerde haksızlık başlar. Büyükler alçalıp, alçaklar mevki sahibi olur" (Doç. Dr. M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslam Ahlakı)” (Fussilet Suresi, 34)

Kanuni Sultan Süleyman'ın döneminde veziri azam olan Lütfi Paşa ise şöyle demiştir:

Devlet adamları arasına rüşvetin girmesi, büyük bir hastalık ve tedavisi mümkün olmayan mel'un bir illet olup devletin sarsılıp yokolmasına sebep olur.(Osmanlı Tarihi Kronolojisi II, s.63)

Osmanlı devleti bu tür görüşlere sahip kimseler tarafından yönetilmekteydi. Onların bu dürüstlük anlayışları Allah'ın Kuran'da bildirdiği ahlaka uymalarından kaynaklanmaktaydı. Allah bir ayetinde insanların birbirlerine haksızlıkla mal aktarmalarını şöyle yasaklamaktadır:

Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü yemeniz için onları hakimlere aktarmayın. (Bakara Suresi, 188)

Osmanlı'nın birçok yabancı yazar veya politikacı tarafından da tespit edilen en belirgin özelliklerinden biri, işin ehline verilmesi idi. Tayinlerde yakınlık, akrabalık, zenginlik, itibar sahibi olmak gibi konular göz önünde bulundurulmuyor, o konuyla ilgili en ehliyet sahibi kişi görev alıyordu. Bu da elbetteki işlerin en hızlı ve en iyi şekilde yürümesini sağlıyordu.

Kanuni Sultan Süleyman'ın döneminde Avusturya Büyük elçisi olan Busbek, hatıralarını derlediği kitabında Osmanlılar'da tayin konusunda şöyle diyordu:

"Hiç kimse sırf filanın neslinden gelmiş olmak dolayısıyla diğerlerinden mümtaz bir mevkie çıkamaz… Sultan herkesin vazife ve memuriyetini tevcih ederken ne servete ehemmiyet verir, ne de boş ricalarla iddialara kulak asar. Yalnız liyakata bakar, seciye arar, fıtri kabiliyet ve istidadı düşünür. İşte bu suretle herkes kendi liyakat ve istihkakına göre mükafat görür. Her memuriyetin başında o vazifeyi ifaya muktedir bir kimse vardır… Namussuz, tembel ve atıl olanlar hiç bir zaman yükselmezler… Türklerin her teşebbüslerinde muvaffak olarak hakim bir ırk haline gelmelerinin ve her gün hudutlarını genişletip durmalarının sırrı işte bu noktadadır." (Osmanlı Tarihi Kronolojisi II, s.63)

İşi ehline teslim etmek Allah'ın Kuran'da,"Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arısında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor…" ayetiyle emrettiği bir hükmüdür. Kuşkusuz bu hükmün uygulanması, Osmanlı'da yaşanan yükselişin de anahtalarından biridir.