ALLAH KORKUSU DOĞRUYU YANLIŞTAN AYIRT ETMEYİ SAĞLAR - 2

Bir önceki yazımda anlayış meziyetinin öneminden ve inkar edenlerin anlayışsızlıklarından söz etmiştim. Bugün de bu konuyu örnekler vererek biraz daha detaylandırmaya çalışacağım.

İnkar edenler bir insanda her yönüyle güzel ahlakın var olabileceği konusunda da garip bir anlayışsızlık içindedirler. Kendi yaşam modelleri dışında başka bir modelin var olabileceğine ihtimal vermeyen inkarcıların bu düşünce tarzları yaşamlarının her anına, karakterlerinin her yönüne yansır. Örneğin bir insanın kayıtsız şartsız samimi ve dürüst olabileceğine inanmazlar. Herkesin mutlaka küçük de olsa, en azından bazı konularda, yalan söyleyeceğini düşünürler. Onlara göre sadakatin belirli kuralları, sınırları vardır. Hiçbir zaman kendi çıkarını gözetmeyen insanların var olabilmesini bir türlü akılları almaz. Bir insanın hiçbir ücret ya da karşılık olmaksızın sadece Allah'ın rızasını kazanmak amacı ile dine hizmet edebileceğine inanmazlar. İnkar edenlerin değerlendirme tarzlarına göre herhangi bir kişinin böyle birşey yapabilmesi için mutlaka çıkarı olmalıdır, aksi mümkün değildir.

Aynı şekilde musibet gibi görünen olaylarda bir hayır olduğunu düşünen insanların var olması da, onlar için asla anlaşılamayacak bir sırdır. Müminler için doğal olan bu düşünce tarzının, inkarcılara göre yaşanması mümkün değildir. İnsanlar mutlaka başlarına gelen kötü görünen olaylardan kötü yönde etkilenmeli, belki sinirlenmeli, ümitsizliğe kapılmalı, isyankar olmalı diye düşünürler. Oysa müminler her zaman tevekküllü, hoşgörülü, ümitvardırlar.

Buraya kadar verilen örneklere dikkat edilecek olursa, inkarcıların temelde anlamakta zorlandıkları noktaların; Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla yapılan işlerle, Allah'a teslimiyetle ya da yine Allah rızası için gösterilen güzel ahlakla ilgili olduğu görülecektir. İnkarcıların anlayamadıkları Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini gözeten bir müminin insanlardan hiçbir beklentisinin olmamasıdır. Ne kimsenin takdirini kazanma, ne de herhangi bir menfaat elde etme… Gerçekten de müminler için bunların hiçbir önemi yoktur. Onların tüm beklentisi Allah'tandır.

Mümin aklını, vicdanını, gücünü ve enerjisini Allah rızası için kullandığı gibi, Allah'ın kendisine nimet olarak verdiklerininin (para, gençlik, güzellik, akıl, anlayış vs.) hepsini de yine Allah yolunda harcar. Böylelikle kendisine verilen maddi-manevi her nimeti amacına uygun olarak yani Rabbinin rızasını kazanabilmek için kullanmış olur.

Bu tercih, müminin hayatının her anına yansır. Mevcut şartlar ve ortam neyi gerektiriyorsa, Allah en çok neden razı olacaksa o yönde hareket eder. Bunu yaparken insanların ne düşündüğünün ise kendisi için hiç mi hiç önemi yoktur. Zira yapayalnız ve yalın olarak Allah'ın huzuruna çıkıp hesap verecek olan kendisidir. O gün hiç kimsenin kimseye faydasının olmayacağını bilir. Bu yüzden mümin her konuda Allah'a vereceği hesabı düşünerek hareket eder ve yaşamının her anında sarsılmaz bir kararlılık sergiler.
Yalnızca kendi nefislerinin rahatına, çıkarlarına ve diğer insanların beğenisine göre hareket ettikleri için inkarcıların böyle "gözü kara" tabir edilebilecek bir karakteri anlayabilmeleri mümkün değildir. Allah korkusundan, ahirete imandan da habersiz oldukları için her dönemde böyle bir yapıyı, "olsa olsa ancak bir delilik" olarak nitelendirenler çıkmıştır. Tarih boyunca hemen hemen tüm peygamberler ve salih müminler söz konusu tercih ve tavırlarından dolayı delilik iftirasına maruz kalmışlardır.

İnkar edenler müminlerin yaşamlarında öyle olaylara, öyle bir ahlaka şahit olmuşlardır ki gerçekten anlamaları mümkün değildir. Örneğin Peygamber Efendimiz (S.A.V.) döneminde müminlerden bir kısmının savaşa çıkabilmek amacıyla Allah'ın Resülü'nden binek istemek için gelmeleri ve Peygamberimiz'in de 'sizi bindirecek binek bulamıyorum' (Tevbe Suresi, 92) demesi üzerine gözlerinden yaşlar boşanarak geri dönmelerinin nedenini, müminlerin o anda içinde bulundukları ruh halini inkarcıların anlamaları mümkün değildir.

Gerçekte inkarcılar müminlerin bu talebine de bir anlam veremezler. Çünkü Peygamberimiz döneminde savaşa çıkmak demek; ölümü ya da kılıç darbesi ile ağır bir yaralanmayı, kolunun, bacağının ya da başka bir uzvunun kaybını göze almak demektir. Allah rızası ve ahiret bilinci olmayan inkarcıların böyle bir talebi, böyle bir şevki anlaması elbette imkansızdır.

Aynı şekilde can güvenlikleri Firavun'un açık tehdidi altında olan insanların herşeye rağmen iman etmeleri, ayette bildirildiği gibi "insanlar size karşı toplandılar, artık onlardan korkun" (Al-i İmran Suresi, 173) denildiğinde imanlarının daha da artması ya da Allah yolunda inkar edenlerden incitici söz işittiklerinde bununla şeref duymaları, kendilerine kötülük edenlere iyilikle karşılık vermeleri gibi konular da inkarcıların asla anlayamayacakları sayısız konudan birkaçıdır.

Buraya kadar verilen örneklerde de görüldüğü gibi Kuran ahlakını yaşayan müminler için son derece doğal olan davranışlar inkarcılar tarafından "akıl almaz, delilik, anlaşılmaz" gibi sıfatlarla nitelendirilebilmektedir. Müminlerin güzel ahlaklı tavırlarını derin bir anlayış eksikliği içinde olan inkarcılar "kayıp" olarak nitelendirirler. Ancak son derece büyük bir yanılgı içindedirler. Çünkü müminler için bütün bunlar Allah katında güzel bir karşılığı olduğunu umdukları kıymetli ibadetlerdir.

              51-100