NEFS VE ÖNE SÜRDÜĞÜ BAHANELER

Müslüman hayatı boyunca nefsiyle mücadele halindedir. Dolayısıyla tavırlarını kontrol etmeli, isteklerini ölçmelidir: Acaba davranışlarının kaynağı nefsinin istekleri mi, yoksa vicdanı mıdır? Davranışların kaynağının nefis mi, yoksa Allah rızası ve vicdanı mı olduğu sorusu hakkında kullanılacak ölçü Kuran-ı Kerimde açıklanmıştır:

" Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme." (Kehf Suresi, 28) ayetiyle, müminlere hangi davranışın Allah rızasına uygun, hangi davranışın nefsani olduğunu bildirilmiştir.

'Sabah akşam Allah'ın rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte olmak', Allah rızasına uygun bir davranıştır. Buna karşın, 'Allah'ı zikretmekten gaflete düşmüş' ve 'kendi istek ve tutkularına uyan' kimselere yönelmek, onların yaşam tarzını benimsemek tamamen nefsani bir davranıştır. Cahiliye toplumunun değerlerini sahiplenmek Allah'a karşı itaatsizliktir.

Bu son derece önemli bir ölçüdür. Özellikle İslamla yeni tanışan birinin bu ölçüyü hayatının her anında kullanabilmesi ahirette hayırlı olana kavuşabilmesi için gereklidir. Tecrübeler göstermiştir ki, samimi bir şekilde dine yönelen, gerçekten Allah'tan korkan ve O'na yakınlaşmak isteyen müminlerle birlikte olmaya çalışmaktadır. Buna karşılık samimiyetten yoksun olan ya da nefslerinin telkinlerinin etkisinde kalanlar, müminlerle olmak için böyle bir çaba göstermezler. Nefisleri onlara bir takım bahaneler buldurur ve müminlerle beraber olmaktan, bu bahaneler aracılığıyla alıkoymaya çalışır. Onlar da bu bahaneleri müminlere karşı öne sürerler. Kendilerince bu bahanelerle inananları aldatabileceklerdir. Oysa ileri sürülen bu bahaneler ne Allah katında, ne de müminlerin gözünde geçerli değildir.

Örneğin, Allah rızasına uygun bir yaşamdan kaçmak için nefsin öne sürdüğü çeşitli bahaneler vardır. Bunlardan en önde gelenlerinden biri 'Çevremdekiler ne derler?', 'Şu anda şartlar müsaade etmediği için dinin gereklerine uyamıyorum', vb. şeklindeki ifadelerle nefsin öne sürdüğü bahanelerdir. Bu bahanelere uyan, şeytanın bu basit oyunlarına kanan kişi gitgide atıl bir hale gelir ve nefsine bir türlü söz geçiremez.Halbuki, insan elbette bir toplum içinde yaşamaktadır ve çevresiyle de yakın ilişki içerisindedir. Ancak dini yaşamak gibi bir karar, insanın kendi kendine vereceği, ve yalnızca kendini ilgilendiren bir karardır. Çünkü sonuçta mevzu bahis olan kendi ahiretidir. Bu nedenle, çevresinden baskı göreceğinden korkmak, bu baskıdan çekindiği için dinin hükümlerini yerine getirememek son derece hatalı ve gerçek bir müslümana yakışmayacak, aciz bir tavırdır.

'Kaçma ve kaytarma yöntemi' olarak da adlandırılabilecek bu bahanelere karşı ise müslümanın tavrı çok farklıdır. Müslümanın, hayatı boyunca mücadele ettiği en büyük cephe, şüphesiz sürekli olarak kendisini Allah'ı anmaktan, O'na kulluk etmekten ve yalnız O'nun rızasını gütmekten alıkoymaya çalışan "nefsi"dir. Hayatının her anında Allah rızasına uygun olarak davranan mümin, herşeyden önce sinelerin özünde saklı duranı bilen Allah'a karşı samimidir ve tamamen dünyevi çıkarlara dayanan bu bahanelerin şeytani olduğunu bildiğinden hiçbirini dikkate almaz. Çünkü mümin bilir ki, Kuran-ı Kerim'in ifadesiyle "Gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir" (Yusuf Suresi, 53)