HASED ÜZERİNE - 3

Önceki yazılarımızda, hasedin herhangi birinin sahip olduğu bir vasıf, bir eşya, bir başarı ya da takdir gördüğü bir iş için duyulan kıskançlık olduğunu ifade etmiştik. Hasetin, kıskançlığın insanı kısa zamanda ele geçirdiği ve imanını zayıflattığını, hatta doğru yoldan sapmasına bile sebebiyet verebildiğini söylemiştik.

Hasetçinin ruh hali elbette onun tavırlarına da yansımakta ve çevresiyle diyaloglarında gün ışığına çıkmaktadır. Çekememezlik içindeki ezik yapısı, gıybet (arkadan çekiştirme), zan ve tecessüs (gizli yönlerini araştırma) gibi çirkin ve kötü niyetli tavırlar olarak kendini gösterir.

"Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir." (Hucurat Suresi, 12)

Tecessüs, yani birinin gizli yönlerini araştırmak, artniyetli bir biçimde hatalarını bulmaya çalışmak, arkasından çekiştirmek Kuran-ı Kerim'de yasaklanan ve Allah'ın "ölü kardeşinin etini yemek"le bir tuttuğu bir tavır bozukluğudur. Tecessüs hasetçinin tipik ruh hallerinden biridir.

Allah tarafından insana verilen bir mal, bir eşya veya bir başarıyı kıskanmanın yanısıra, yine Allah'ın lütfu olan ilim, hikmet ve şahsiyet de hasetçinin kıskançlık etmesine sebep olmaktadır.

Allah'ın bir kimseye verdiği ilmi kıskanmak, bundan dolayı ilim verilen kimseyi çekememek, sonra da haset ve kıskançlık içinde o kişinin hatalarını araştırmak, arkasından çekiştirmek Kuran'ın yasakladığı ve çirkin gördüğü davranışlardır.

Makbul olan tavır, bir mümine verilen herşeyin diğer tüm insanlara olduğu gibi, Allah tarafından ona bahşedildiğini, müminin yaptığı her işi hiçbir karşılık beklemeden sadece Allah rızası için yaptığını bilmek ve davranışlarını buna göre düzenlemektir. Evet, çünkü Allah zenginliği, güzelliği, mülkü olduğu gibi, ilmi de dilediği kimseye dilediği kadar verir. Dilediğine arttırır, dilediğinden de çekip alır.

"De ki: 'Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye güç yetirensin'." (Al-i İmran Suresi, 26)

Müslümanın yapması gereken haset edip müminlerden uzaklaşmaktansa, Allah'a dua ederek kendisinin de ilim sahibi kılınmasını talep etmektir. Bir konuda kendisinden daha bilgili birinin olmasını rahmet ve nimet olarak değerlendirmektir.

"Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır." (Yusuf Suresi, 76)

Müslümana düşen vazife, her zaman müminlere karşı olağanüstü şefkatli, merhametli, mütevazi ve destekleyici bir tavır içinde olmasıdır. Çünkü Allah yolundaki çabanın başarıya ulaşmasının anahtarı tesanüt, dayanışma ve birliktir.

Bakın Bediüzzaman Said Nursi, dayanışma, birlik ve beraberliğin önemini hikmetli bir örnekle nasıl ifade ediyor: "Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkarane uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa'ye şevkini kırıp, atalete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumi maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakiki bir tesanüt, bir ittifak ile gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akim bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak." (Yirmibirinci Lem'a, İkinci Düstur)